Çocukla Geziyorum

ANTAKYA – 1.gün ANTAKYA

11 Kasım Perşembe 2008

Antakya, net bir ifade ile muhteşem. Dünyanın turizm merkezi olabilecek unsurların çoğuna sahip. Tarih, doğa, yemek ve din…Her dört eleman ile, yoğun ilgi görecek potansiyele sahip. İllaki su diyenler için de, şehrin tam ortasından geçen Asi nehri var.

Ama, Antakya yıkılıyor. Argo ifade ile mecazi anlamda bir iltifat değil bu. Yıkılıyor; bakımsızlıktan, ilgisizlikten, pislikten ve beceriksizlikten.

Antakya‘ya hava ulaşımı ile gelinebileceği gibi, Adana üzerinden otoban sonrasında karayolu ile ulaşımda son derece rahat. Otoban ile Adana’yı geçtikten sonra, dağların eteğinden İskenderun Limanı‘nı kuşbakışı seyrederek, Akdeniz’in Türkiye sınırlarındaki en uç noktasına doğru ilerliyorsunuz.

Adana‘dan sonra rakım giderek yükseliyor. Hatay, il olarak İskenderun İlçesi hariç, genelde yükseklere yerleşmiş bir şehir. Yerleşmelerin isminde çok sayıda dağ ismi (Yayladağ, Elmadağ, Samandağı v.s.) olması sahip olduğu yüksekliklerle alakalı. 18 yıllık Fransız hakimiyetinden sonra 1938 ‘deki halk referandumu ile Türkiye Cumhuriyeti sınırlarına dahil olmuş.

İl merkezi olan Antakya, denizden 22km. içeride ve 80km. yükseklikte olmasına rağmen, şehirde dolaşırken köşeyi dönünce denizi göreceğim hissine kapılıyorsunuz. İklim ve flora, tipik olarak Akdenizli.

Otelimiz, yolun bizi getirdiği şehir merkezinin bir sokak yanında ve iki blok kadar içerde, Atatürk Caddesi’nde Narin Hotel. (http://www.narinhotel.com/ ) Kent merkezi oldukça küçük olduğu için, otelden çıkıp, Asi Nehri‘nin karşı tarafına geçerek, çarşı bölgesinin hemen girişinde yer alan Sultan Sofrası‘na ulaşmak fazla zaman almıyor.

Sultan Sofrası, eski bir Antakya evinde, Hatay’ın çok kültürlü zengin mutfağından pek çok tadın denenebileceği özel yerlerden biri. Bazılarının ismini bilmediğimiz yada farklı isimle anıldığı için, girişteki servis camekanından göstererek sipariş veriyoruz. Peynirli künefe zaten Allahın emri ama, Hatay’ın ikinci bir olmazsa olmazı humus. Yediklerimin en iyisi, tadına doyulmaz nitelikte. Oruk kebabı, kaytaz böreği, bumbar dolması diğer seçtiklerimiz.

Bu kadar çeşit çokluğu olmasına rağmen, yemeklerin çoğunun, çocukların yemesine uygun olduğunu söylemek mümkün değil. Yemekler oldukça yağlı, yada baharatlı, yada şimdiye kadar hiç yemedikleri karışımda. Farklı, karışık ve yağlı bir mutfak olarak kabul edilmeli. Onlar için tavuk, daha doğrusu piliç ( cerfun deniyor yerelde ) söylüyoruz ki, Hatay‘da pilicinde özellikle tavsiye edilir  olduğunu söylemek gerekir.

Yemekten sonra, Sultan Sofrası’nın arkasından başlayan Kunduracı Çarşısı ve buranın en meşhuru Uzun Çarşı’yı geziyoruz. Bu bölge, sokaklar boyu uzanan, çeşitli noktalardan giriş çıkışları mevcut, üstü kapalı bir daimi pazar.Yerel özelliğe sahip büyükçe bir bölge ve halk tarafından da oldukça rağbet görüyor olmalı çünkü, çok kalabalık.

Çarşının bittiği noktada, Kemalpaşa Caddesi‘nden Kurtuluş Caddesi‘ne doğru çıkarken, şehrin sırtını yasladığı dağa da adını veren, Habib-i Neccar Camii’ne ulaşıyoruz.

Habib-i Neccar Camii, Anadolu’da yapılan ilk camii olarak biliniyor. Roma dönemine ait bir pagan tapınağının üzerine inşaa edilmiş. Habib-i Neccar ise, Kur’an’ın Yasin Suresi’nde adı geçen bir kahraman. Caminin yanında türbesi bulunmakta ve alt kata inerek, mezarındaki sandukası önünde dua edilebiliyor.

Çağan, camiiden daha çok sanduka ile ilgileniyor ve ısrarla görmek istiyor. Bu yaş çocukları aslında çok korkuyor olmalarına rağmen, ölü, ceset, iskelet, mezar gibi konulara fazla ilgi duyuyorlar. Yani, onun merakı imandan değil.

Asi Nehri’ nden, İzmir Caddesi‘ne kadar olan bölüm, özellikle Kurtuluş Caddesi‘nden dağın eteklerine kadar olan mahalleler ile Ulucamii‘nin bulunduğu bölge, eski şehir. İki kişinin yanyana zor geçtiği sokaklar,a hşap çıkmalı evler, her dine mensup ev sahiplerinin inancını ifade eden kapı levhaları, fransız etkisini saklamayan konaklar, tüm bu çeşniye serpiştirilmiş camiler, ortodoks ve katolik kiliseleri ile yahudi havraları. Topu topu İstanbul’da bir site genişliğinde bir alan, yıllarca kardeş kardeş, iç içe yaşanmış hikayeler. Tozlu ve yıkılmakta olan, bir açıkhava din ve tarih müzesi gibi Antakya.

Çağan için şaşırtıcı bir gezi oluyor çünkü şimdiye kadar gittiği yerler, ya hıristiyan inancının yada müslüman inancının ağırlıklı olduğu şehirlerdi. Bilip bilmediği inanç şekillerinin hepsini aynı anda ve bu derece dar alanda ilk kez görmüş oluyor. Bu şekilde de yaşanabileceğini tüm dünyaya anlatmanın daha güzel bir yolu var mı acaba ?

Kurtuluş Caddesi üzerinde olan Sarimiye Camii’ne bir selam verip, hemen arkasında kapısı olan Türk Katolik Kilisesi’nin bahçesine giriyoruz. Görevli içeri göz atmamıza izin veriyor ve ceviz reçeli isteyip istemediğimizi soruyor. Bizim için şaşırtıcı olan, onlar için hayatın doğal akışı.

Sıkılmaya başlayan Çaka’yı oyalamak için, merkeze iniyoruz ve Gündüz Caddesi üzerinden Mozaik Müzesi‘ni geçer geçmez girişi olan, Asi Nehri‘ne paralel konumlanmış şehir parkını gezmeye karar veriyoruz. Şehir merkezi ile kıyaslandığında büyük bir park. Akdeniz iklimi hakimiyetinde olduğu için, ağaçlar ve bitkiler oldukça coşkun, özellikle park boyu gezinti yolundaki ağaçların boyu etkileyici.

Çocukların ilgisini çekmesi için, küçük bir gölet ve gölet içinde su değirmeni ve ufak çaplı bir hayvanat bahçesi düzenlenmiş, çocuk oyun parkı da var. Çöküntü halindeki binalar ve daracık sokaklardan sonra, Çaka’ya iyi geliyor.

Biraz dinlenmek amacı ile otele dönüyoruz. Akşam için, eski şehri gezerken dikkatimizi çeken, Kurtuluş Caddesi üzerindeki Sveyka Restaurant’da yer ayırtıyoruz. ( http://www.sveyka.com/ ) Katolik Kilisesi ve Sarımiye Camii’nin hemen karşısında, Affan Kahvesi ve Havra’nın yan binasında.

Affan Kahvesi, uğrayıp, haytalı – Adana’daki adı ile bicibici – yemeden dönülmemesi gereken bir yer olmasına rağmen, uygun vakti yakalıyamıyoruz. Suyla yapılan dondurulmuş muhallebi temelli bu meşhur tatlıyı tatmayı başka bir sefere bırakıyoruz.

Sveyka Restaurant ise, iki binanın birleştirilmesi ile oluşturulmuş, yerel tatların sunulduğu, çocuklarla da çok rahat edilebilen bir ortam. Tek sorun yemeklere mi bakayım, konağı mı inceliyeyim oluyor.

Çıkışta, Kurtuluş Caddesi üzerinde aynı istikamette, Savon Hotel isminde bir butik otel gözümüze çarpıyor.( http://www.savonhotel.com/ ) Eski bir han, güzel restore edilince ilgi çekici bir yer olmuş. Başka bir gelişimizde burada kalmaya karar vererek, şimdilik sadece satış mağazasından zeytinyağlı sabun alıyoruz. Her yerde satılan ve çok cazip görünen ceviz reçellerine ise, çocukların kesinlikle yemeyeceğini bildiğimden dokunamıyorum.

Otele dönüş yolunda, tam meydanda, Atatürk Caddesi ile Kanatlı Caddesi‘nin kesiştiği noktada, yüzü meydana dönük kaderine terkedilmiş binanın, 1927 yılında Antakya‘nın ilk sineması olarak yapılan, dönemin meşhur Ampir Tiyatrosu olduğunu bilmek yüreğimizi burkuyor. Hemen arkasındaki konakta, Mado, çocukların gözünden kaçmıyor, giriyoruz.

Klasik Mado işletmelerinden çok farklı olan yapı, Mado’nun bile henüz mahvedemediği zarafeti ile, farklı bir özelliği olduğunu haykırıyor. Menülerde, binanın romantik hikayesini okuyoruz. Fransa’da sevdiği kızla evlenemeyen bir zengin, daha sonra Hatay’a gelerek oradaki evinin aynısını inşaa ettiriyor. Çocuklar dondurma ile meşgulken, tuvaleti arama bahanesi ile, bu Asi Nehri’ne bakan hüzünlü konağı iyice inceliyorum.

Yemeğin ve dondurmanın üstüne yorgunluk iyice basınca, bir an evvel yarına güç toplamak için caddenin karşısındaki otelimize geçiyoruz…

antakya-2-gun-hatay

 

antakya-mozaik-muzesi-hatay

daphne-efsanesi-hatay-harbiye

 

 

Paylaşın: