Çocukla Geziyorum

DATÇA 1.gün – DATÇA , KNİDOS

15 Ağustos Pazar 2010

Bodrum’dan sabah erken yola çıkıyoruz. Kahvaltı için durağımız, Gökova Körfezi’ne inerken Net Turistik Tesisleri. Gökova Körfezi’ni kuşbakışı gören konumu ile Türkiye’deki en iyi manzaralardan birine sahip bu tesis.

Marmaris’in içine girmeden, direkt olarak Datça okuna doğru yönleniyoruz. Datça, Bodrum’dan 240 km., Muğla’dan 125 km.tutuyor. Marmaris –Datça arası ise 65 km. Eski karayolu yenilenerek, geniş ve standardı yüksek bir yol açıldığı için Datça’ya ulaşım çok kolaylaşmış durumda. Eskiden söylenen tehlikeli, dar virajlar kalmamış.

yelkenkoy[1]Hisarönü Körfezi’nin uç noktası olan Hisarönü’ne dönüşte uğramak üzere not ediyoruz. Hisarönü’ nden sonra yavaş yavaş tepeye tırmanmaya başlıyoruz. Sağ taraf sayısız koyları ile Datça Körfezi, sol taraf ( henüz görülmüyor ) Hisarönü Körfezi. Yani sağ taraf Ege, sol taraf Akdeniz. Tepeden Datça Körfezi’nin dantelimsi girintilerindeki koylara doğru yavaşça salınarak süzülen bembeyaz tekneler, Mavi Tur aşkımızı depreştiriyor. Radyoda, tam da bu ana özel ( istesem bulamam )Fransızca ’’Voyage voyage’’ parçasının denk gelmesi, Datça’ya karşı daha görmeden sempati duymama sebep oluyor.

r_hisaronu_korfezi_luxury_datca_cabin_charters_in_turkey_and_greek_islands[1]Güneşin ışıkları ile parıldayan deniz, tepede olduğumuz için daha bir yakın görünen koyu mavi gökyüzü, beyaz yelkenleri ile narin tekneler ve fonda seyahat etmeyi anlatan, Akdeniz’den bahseden neşeli bir şarkı. Hayatın şiiri dedikleri bu olmalı.

Tepeden indikten bir müddet sonra Datça Körfezi gözden kayboluyor ve Hisarönü Körfezi’ne paralel bir yol izlemeye başlıyoruz. Humalıbük ve Karacabük koylarını geçince karşıda Yunanistan’ın Simi adası belirginleşiyor. Nerdeyse deniz seviyesinde yol artık. Bir zamanların çok popüler olan tatil sitesi Datça Aktur’dan sonra çok büyük bir koy başlıyor. Burası kumul alanı ve fosiller bulunduğundan koruma altına alınmış. Ama koruma anladığımız kadarı ile sadece tabela asmak seviyesinde çünkü ne bir görevli nede bir çalışma var.

Datça merkeze 4km.kala ise Gebekum plajı başlıyor. Düz ve bakir bir alan, ama oldukça geniş güzel bir kumsal.

Datça sakince karşılıyor bizi. Merkeze inmeden eski Datça’ya bir yol ayrılıyor. Tek ana caddesi, küçük bir çarşıyı geçince 500 m.sonunda limana çıkıyor. Datça’nın meydanından otelimize giden yola sola sapıyoruz. Datça’nın en büyük denilebilecek otellerinden biri ;Datça Hotel Mare.( 3 yıldız )( www.hotelmare.com.tr )

Datça’da bir-iki tatil köyü dışında büyük oteller yok. Daha ziyade pansiyonlar ve mugla-1_1024x768_gezinim_com[1]butik otel tarzı küçük işletmeler ki onların çoğu da deniz kıyısında değil tepelerde. Aslında Bodrum gibi olabilecek kadar çok koylara ve çok daha geniş güzel plajlara sahip iken, bugüne kadar ulaşım problemi nedeni ile fazla gelişmemiş. Ama yabancılar tarafından farkedilmiş
çünkü sadece ( özellikle İngiliz ) yabancılara hizmet veren butik oteller
mevcut.

Otel temiz ve yeterli. Odalar daha ziyade apart olarak uzun kalmaya yönelik. Bahçesinde havuzu var ama hemen önündeki kumsal bizi daha çok ilgilendiriyor.

Tutturan çocukları susturmak ve güneşin sıcaklığının biraz azalmasını beklemek için çocukları havuza sokup, öğlen yemeğini de aradan çıkaralım diyoruz. Havuz kenarındaki ağaçlaşmış boru çiçeklerinin güzelliği denizi bile unutturuyor. Aynı çiçekler Bodrum’da adam boyuna bile zor gelirken burada bildiğimiz ağaç şeklinde olması, Datça’nın florası hakkında  fikir veriyor. Datça’da flora, her türlü kaynakta söylendiği gibi o kadar coşkun, verimli ve çeşitli ki  mutlaka bahar aylarında gelip doğanın Datça’ya bu konuda yaptığı torpile bizzat tanık olmak gerekir.

Yemekten sonra, illaki görmek istediğimiz Knidos’a doğru yola çıkıyoruz. Bunun için, 70 km.lik Datça yarımadasını boydan boya geçip, en uç noktasına gitmek gerekiyor. Knidos, Datça yarımadasının ve dolayısı ile Türkiye’nin en uç noktalarından biri.

Knidos antik kenti , genellikle yatlarla gelinip koyunda demirlenen bir özelliğe sahip olduğu için karayolu ile ulaşıma önem verilmemiş. Tabelalar ya yok ya da yerlerde sürünüyor. Ufacık yarımada da iki kere yanlış köy yoluna sapıyoruz. Bu tabelalardan hangi kurum sorumlu ise nasılsa kimse karayolundan gelmez fikrine kapılmış olmalı.

Knidos, Ege ve Akdeniz’in birleştiği noktada,Tekir Burnu’nda, hakim bir konuma sahip. Bu nedenle Knidos, klasik devir dünyasının zengin ve ünlü kentlerinden biri.

Datça merkezden 35km sürüyor ulaşmak, yolda tepeye çıkıp, Datça yarımadasının Akdeniz tarafındaki koylarını kuşbakışı izleme fırsatı buluyorsunuz. Yolun son 8km.si stabilize ve çok dar. Deniz solda, teraslar şeklinde kurulmuş kentin kalıntıları yol boyunca sağınızda kalıyor.

Aslında Knidos çok büyük bir şehir. İki tiyatrosundan birinin 20.000, küçük olanın ise 5.000 ekim 2010 721kişilik olması bu büyüklüğü gösteriyor. Bugün gezilen nokta şehrin sadece merkezi. Teras evler ile ilgili büyük olasılıkla asla bitmeyecek yada bir noktaya gelmeyecek çalışmalar sürdürülüyor.

Denizin hemen önüne park edip, antik kent ören yerine girmek için Kültür Bakanlığı’na bağlı derme çatma bir kulübeden bilet alıyoruz. Bilet ücretleri o kadar cüz’i ki yollarda tabela olmamasına da kızmış olmanın gazı ile bileti veren görevliye söylenmeye başlıyorum. Yolu zor bulduğumuzdan başlayıp, bu kadar önemli değerlere sahipken bu derece düşük ücret alınmaması gerektiği konusunda söyleniyorum. Adam ‘’ben sadece bilet satan memurum ‘’ ifadesi ile bana biletleri korkarak verip, yine derme çatma bir barakadaki müzeyi de gezebileceğimizi söylüyor.

Koyda en az 10 adet yat var. Ama ortalık bakımsızlıktan dökülüyor. Yatla gelenlerin hırsızlık yapmaması için yada zarar vermemesi için geceli gündüzlü bir güvenlik söz konusu mu farkedilmiyor. Amfitiyatronun önüne Kültür Bakanlığı, temizliğin taraflarından yapıldığına dair bir tabela asmış ki tabelanın hali antik amfitiyatrodan beter. Yazıklar olsun diye kendimi hırpalamaktan başka yapabileceğim bir şey olmaması sinirimi daha da arttırıyor.

Knidos, bilim ve sanatta oldukça ileri bir kent. Tarihin büyük astronomi ve matematik bilimcisi Eudoksus ile İskenderiye Feneri’nin (dünyanın yedi harikasından ) mimarı Sostratos burada yaşamış. İkinci büyük tıp okuluda burada kurulmuş.

Şehir ,4 km.yi bulan surlarla çevrelenmiş ve şehirciliğin atası Hippodamus’un ızgara planı düzenine göre kurulmuş. Tam karşısında yer alan ada, zamanla doldurularak yarımadaya dönüştürülmüş ( KapKrio-Deve Boynu ) ve böylece iki ayrı liman elde edilmiş, biri askeri, biri ticari.

Bir aks üzerinde doğu –batı yönünde uzanan cadde  ve bu yolda sağlı sollu kamu binaları, tiyatrolar, tapınaklar, agora, stoa bulunmakta. Yol, basamaklı güzel bir cadde ile tepeye tırmanıyor. Bugün sadece temelleri kalmış olan limana hakim Apollon Tapınağının taşlarına, Gaziantepli Mesut kendisini daha önemli addetmiş olmalı ki adını kazımış.

Tepedeki kilise, şehrin daha geç dönemlerine,  erken Hiristiyanlık dönemine ait. Sıcakta
tepeye çıkmak zor olsa da şehrin bulunduğu konumu ve bu konumun verdiği güç
ile tanrısallığı daha iyi hissediyorsunuz. Bugün sadece kalıntı gibi görünen taş parçalarının, nasıl bir güce hizmet ettiğini, insan denen yaratığın ne kadar gelip geçici ve sadece bir araç olduğunu anlıyorsunuz. Bir gözünüz ile Ege’ye, bir gözünüz ile Akdeniz’e bakarken, rüzgar yaşanmış hayatların bıraktığı anıları taşların üzerinden sıyırıp size koklatıyor sanki.

Etrafın dağınık, düzensiz ve özensizliğinden etkilenen çocuklar taşları sağa sola atmaya başlıyorlar. Tarihi eser kaçıralım fikri ile eve de götürelim mi demeye başlayınca panikliyoruz. Demek ki başı boşluk insanları vandallığa itiyormuş.

Çocuklara, bu şehrin ve bu güne kalanların önemini anlatmak için deve boynu ile bağlantı noktasında, ticari ekim 2010 740limanda yer alan tek restoranda birşeyler içmek üzere oturuyoruz. Önündeki ufak iskeleye yatlar bağlanıyor ve restoranda bu yatlara hizmet etmek için mevcut gibi. Antik limanın kıyısına indiğimde turistlerin eski ev kalıntıları arasında denize girdiğini görüyorum.

Yaşlı bir amca yanımıza gelip, daha önce burada kazılarda çalıştığını, akşam olunca teknelerle gelen turistlere bir şarap karşılığı gizlice kazıp çıkardıklarından verdiklerini anlatıyor, kendisi de yaptığına bin pişman olmuş olarak. Artık biz çocuklara ne desek boş diye bir karamsarlık kaplıyor içimizi.

Dünyada eşi benzeri olmayan böyle bir yere sahip olup, nasıl bu kadar vurdum ekim 2010 735duymaz olunur anlamıyorum. Kim bu işe dur diyecek onu da bilemiyorum. Çaresizliğin hırsı yüreğimi yakıyor.

Mutlaka bir kış günü Knidos’a gelip, rüzgarı ve getirdiklerini daha çok koklamak, şehrin varolduğunu düşündüğüm caddelerinde dolaşmak isteğiyle veda ediyorum, kalbimin
bir  tarafı ağlarken aynı zamanda.

Otele dönüp akşam için biraz dinlendikten sonra, bulunduğumuz  koydan Datça merkeze sahilden yürüyerek gidiyoruz. Datça Limanı’nın sol tarafı, merkezin sahil kısmı, balıkçı restoranları ile dolu. Tavsiye edilmiş olan birine giriyoruz. Mezeler klasik, lezzetli, balıklarda bildiğimiz cins ama bir o kadar da şaşırtacak derece farklı. Bu kadar taze balık yediğimi hatırlamıyorum, sanki o an denizden çıkıp tabağa atlamış gibi. Balığın lezzetine datçayansıyan bu derece tazeliği, denizin hiçbir kirletici unsura ( yatlar, fabrikalar, site atıkları ) sahip olmamasına, yani katıksız temiz oluşuna bağlıyoruz. Datça’ya gelenlerin neden Datça’dan vazgeçemediğini ve yozlaşıp kirlenmesini istemediğini çok iyi anlatıyor bu
balık bize.

Yemekten sonra, sahilden limana doğru ilerliyoruz. Burası çarşı kısmı ve en turistik, en kalabalık olarak kabul edilebilecek noktası ki Bodrum standartlarına göre kimse yok sayılır.

Tur tekneleri ve yatların bulunduğu liman, barlar ve kafelere sahip, hali ile biraz daha hareketli. Lokma aldığımız lokmacı, burada mevsimin kısa sürdüğünü ve yakında kimsenin kalmayacağını anlatıyor. Kıyıda oturup komik fiyata çay içerek , karşıda uzaklarda Aktur sitesinin ve Simi’nin ışıklarını seyredip çekirdek çitleyenleri  seyrediyoruz bir müddet. Uyku ağır basınca erken kalkmış çocuklara, güzel ve sakin Datça gecesine veda edip otele
dönüyoruz…

datca-2-gun-palamutbukueski-datca

 

 

Paylaşın: