3 Ocak Pazar 2010
Bugün dönüş günümüz. Dün Hofburg Sarayı’nı gezerken bilet bulamadığımız Lipizzaner Atları’nın sabah gösterisine yetişmek üzere acele toparlanıp çıkış yapıyoruz.
Hofburg Sarayı’ndaki Kış Binicilik Okulu, ( Spanische Hofreitschule) İspanyol Binicilik Okulu olarak da geçiyor. Habsburg’lar, İspanya’dan gelen atları yetiştirerek bu okulu kurmuşlar. Güzellikleri ve dayanıklılıkları ile ünlü atlar Arap, Berberi ve İspanyol ırklarının kırmalarından üretilmiş, Kış Binicilik Okulu olarak bilinen binada gösteri yapıyorlar. Ancak biz gerçek gösteri için bilet bulamadığımızdan, sabah çalışması denilen ( morning training ) daha basit bir versiyona razı oluyoruz.( www.srs.at )
Ortası manej elips formundaki bina, bir barok şaheser ve dönemin romantizmini oldukça etkili yansıtıyor. Beyaz, soylu ve eğitimli atlar ortada dans ederken, iki asma kattan oluşan seyir balkonlarında ayakta veya oturarak, aşağıda gösteri yapan atları seyrediyorsunuz. Tam uç noktada ise kraliyet locası var.
Sabah çalışmasında ( morning training ) maalesef gösteri yapmıyorlar sadece ısınıyorlar. Sürekli anons edilerek uyarılmasına rağmen mekan o kadar hoşuma gidiyor ki mutlaka fotoğrafını çekmek istiyorum. Flaşı kapatsamda kapalı mekanda yine de patlıyor ve anında anons geliyor. Neyseki yüksekte olduğumuz için atlar ürkmemiş durumda, basit bir fotoğrafa bu kadar anons yapan, atlar ürkseydi ne yapardı.
Josefsplatz tarafından çıktığımız için Augustiner Strasse’den yürüyerek, Albertina Museum’u geçiyoruz. Albertina Müzesi Viyana’lıların önem verdiği bir müze. ( www.albertina.at ) 1 milyon baskı, 70.000 fotoğraf ve 65.000 in üzerinde suluboya resim ve çizim koleksiyonunu barındırıyor. Koleksiyonun en güzel parçaları Dürer’in eserleri. Müze ve bulunduğu yer kentte bir nirengi noktası gibi. Yanı Opera Binası ve Burggarten denilen park. Burggarten, Napolyon’un Viyana’ya girmesini
engellediğini düşündüğü surları gitmeden önce yerle bir ettiği nokta. Burayı, Habsburglar daha sonra bahçeye dönüştürmüş. Ring Caddesi üzerindeki dört önemli parktan biri. Stadtpark ( şehir parkı ), Volksgarten ( saray ve parlamento binası arasındaki park ), Rathaus Park ( Rathaus Binası önündeki park ) ve Burggarten.
Albertina Müzesi’nin tam karşısındaki Mozart Cafe’ye giriyoruz. Bu sefer sipariş konusunda daha temkinliyiz. Sacher Torte’den uzak durup, bir başka Avusturyalı lezzet Apfelstrudel ( elmalı pay )söylüyoruz, gelince de nasıl yediğimizi bilmiyoruz. Hamurunun bir özelliği olmasa da, hatta biraz fazla hamursal bir tatlı olsa da, sosu muhteşem, tatlıda pişmiş meyva zihniyetini sevmeyen bende dahi hayranlık oluşturacak mertebede. Apfelstrudel’in ününü hakettiğini düşünüyoruz. Hatta satan yer bulsak alıp İstanbul’a götürmek de aklımızdan geçiyor.
Hali ile tuvalete gitme ihtiyacı duyuyorum ve elimde bir pet şişe ile tuvalete iniyorum. Tek kelime etmediğim halde ellerimi yıkarken, kapıdaki görevli hanım ‘’Türk müsünüz ?’’diye sorarak beni şaşırtıyor.
Elimdeki pet şişeden anladığını ve Türk’lerden başka kimsenin tuvalete su ile girmediğini söyleyerek, Avusturyalı’ların medeni ama bize göre pis olduklarından dert yanıyor. Samsunlu olduğunu, buranın yemeklerine alışamadıklarını ve pek çok malzemeyi hala memleketten getirdiklerini anlatıyor.
Türkçe sohbet ve biraz dert yanmak memleket özlemini azaltmış gibi görünen hanıma veda ederek, bizimkileri yeni bir Apfelstrudel yerken basıyorum.
Gezeceğimiz son nokta Hoher Markt, Viyana’nın en eski meydanı. Ortaçağda balık ve kumaş satılan bu pazar, bugün eski Roma garnizonunun kalıntıları ile dikkat çekiyor. Meydandaki iki işhanını birbirine bağlayan yapıda, bronz ve bakırdan yapılmış bir heykel-saat olan Anker Saati’ne hızlı birgöz atıp, çabuk tarafından bir şeyler atıştırmak üzere Rotenturm Caddesi’ne geliyoruz.
Açık olan bir pizzacıda, pizzaların üstündeki etlerin ne eti olabileceğini tartışırken ‘’bundan ye abi bunda domuz yok ‘’cümlesi bizi rahatlatıyor. En çok hizmet sektöründe çalışan Türk ile karşılaştığımız yer, Viyana oluyor böylece. Belki her zaman en turistik noktalarda dolaştığımız için bu karşılaşmalar yaşanıyor ama, bizim gibi aynı yerleri dolaşan dünyadaki diğer insanlarda, bilmiyorum anlıyorlar mıdır , hizmet sektöründe hep Türklerin olduğunu görüyorlarsa, bunun bizim açımızdan gurur kırıcı olduğunu düşünüyoruz.
Viyana, güzel barok bir esinti gibi gelip geçiveriyor. Elbette tüm tatiller gibi yetmiyor. Çok sayıda ve kaliteli müzeleri olan bu şehrin değerlerine biraz daha zaman ayırabilmeliydik.
Şehir çemberinin dışında kalan, Osmanlı kuşatmasının sona erdirilmesinde önemli rol oynayarak adeta biraz kahramanlaştırılmış Prens Eugene için, yazlık konut olarak yapılmış Belvedere Sarayı’nı gezemedik.( www.belvedere.at )
Bir balo yada vals gösterisi izleyemedik ki, gelmemizdeki asıl amaç oydu. ( sokaktakileri saymıyorum )Figlmüller’de bir kere daha şnitzel yemeli, en az 6-7 kerede Apfelstrudel farklı kafelerde tadılmalıydı.
Mozarthaus’da Mozart’ın ruhu ile yetinip, Mozart Müzesi’ni gezemedik. ( www.mozarthausvienna.at )Viyana için Sisi ve Mozart kadar önemli ve vals deyince akla ilk gelen isim olan Strauss ailesini daha yakından incelemek gerekirdi.
Her zaman gezmenin keyif ve hayranlık uyandıracağı kütüphanelere örnek olarak Nationalbibliothek ( Ulusal Kütüphane )nin en azından State Hall ( Büyük Salon )u görülmeli idi. ( www.onb.ac.at )
Osmanlı’nın büyük düşünerek kapılarına dayandığı Viyana eğer alınsaydı, dünya tarihi, bugün farklı bir şekilde yazılmış olurdu. Osmanlılar tarihi bu yönde yazamadılar ama, Viyana yine de, kendi monarşisinin yarattığı milliyetçilik akımları sonucu Avusturya arşidüküne yapılan suikast neticesinde dünya savaşının çıkması ile yeniden şekillenmeye sebep olmuş bir şehir olarak kabul edilebilir. Yani kaderinde dünyayı şekillendirmek olan bu şehri gezmek, hem tarihi, hem de kültürü açısından hepimize çok şey öğretmiş oldu.
Tekrar gelmek istermiyiz, kesinlikle. Hatta Viyana üzerinden Tirol gezisi planlamak yada Dünya Mirası Listesine girmiş Tarihi Graz şehri ve Eggenberg şatosunu gezmek de düşünülebilir.
Osmanlı alamadı ama bizim keşfetmemiz için engel yok.
YİNE GÖRÜŞELİM VİYANA…!