02 Ocak Cuma 2015
Unter den Linden, Museumsinsel, Pergamum Museum, Fernsehturn, Alexanderplatz, East Side Gallery, Palast Berlin
Sabah yine bir hevesle şık kahvaltımıza koşturuyoruz ama sonra fark ediyoruz ki insan dönüp dolaşıp alıştığını sevdiğini yiyor, çeşit bolluğu ise göz açlığını doyuruyor.
Çok kuyruk olacağını tahmin ettiğimiz için bugün kahvaltıda fazla oyalanmıyoruz çünkü plan Bergama Müzesi. Henüz yağmur başlamamış olduğundan çok uzun bir mesafede olmayan Müzeler Adası’na yürüyerek gitmeyi böylece Unter den Linden bulvarının kalan doğu tarafını görmeyi istiyoruz.
Unter den Linden
Cadde sıkıcı bir ciddiyete sahip, canlılıktan yoksun Rus tipi devasa yapıların yer aldığı durağan bir bulvar. Gendarmenmarkt meydanına çapraz konumlanmış olan Bebelplatz, 1933 ‘te Nazi propagandası ile örgütlenen ünlü kitap yakma eylemine sahne olan alan. Roma Berlin Başpiskoposluk katedrali olan St. Hedwigs Katedrali ve Opera Binası çevreliyor. Yolun tam karşısında ise Humboldt Universitat ( Üniversite ) binası bulunuyor.
Humboldt Üniversitesi, Einstein gibi ünlü fizikçilerin görev yaptığı ve Heine, Karl Marx ile Engels’in mezun olduğu üniversite. Üniversitenin batı yanında Şehir Kütüphanesi Staatsbibliothek, doğu
yanında ise tüm savaş ve dikta kurbanlarına adanan Schinkel’in anıt eseri yer alıyor. Anıt kilisenin yanındaki Zeughaus, eskiden cephanelik olan ve bugün Alman Tarih Müzesine ev sahipliği yapan bina. ( Deusstches Historiche Museum )
Spree Nehri kıyısındaki Zeughaus’u geçince ada üzerinde ilk önde tüm bu binalara aykırı yapısı ile Humbolt Box adı verilen kübik cam cepheli yapı sizi karşılıyor. Berliner Dom ( Berlin Katedrali )un önünden saparak Müzeler adasını oluşturan müzelerin bulunduğu kısıma giriyoruz.
Museumsinsel ( Müzeler adası ) Spree nehrinin kolları arasında kalan adanın bir bölümünde bulunan Bode Müzesi, Bergama Müzesi, Yeni Müze, Altes Müzesi ve Altes Ulusal galeriden oluyor. İlk yerleşimlerin 13.yy.da ortaya çıktığı ada, sarayın buradan taşınması üzerine 100 yılı aşan müzecilik mimarisi ile 1999 yılında Unesco’nun Dünya Mirası Listesine girmiş. ( www.museumsinsel-berlin.de )
Altes Müzesi ( Altes Museum ) mimarisi ünlü Alman mimar Schinkel’e ait 1830 yılında açılışı yapılan Neo-klasik çok güzel bir yapıda, kraliyet resim ve antik eserlerinin sergilenmesi amacıyla yapılmış. Neues Müseum, 1841 yılında inşa edilmiş ve Mısır sanatı antik eserleri
ile tarih öncesi dönemlerine yer veriyor. En önemli eserleri Nefertiti büstü ile altın piskopos şapkası. Adanın en ucunda yer alan Bode Müzesinde Bizans dönemi eserleri ve Donatelli, Bernini gibi sanatçıların heykelleri bulunuyor. Adanın can damarı Bergama Müzesi ise başlı başına bir şaheser.
Hiç oyalanmadan doğruca Bergama Müzesi önüne gttiğimizde saat 10.05 i gösteriyor ve şimdiden iyi bir kuyruk var. Kuyruğun nedeni içeri grup grup alıyor olmaları. Bilet almak kısa iş ama üst baş çıkarıp vestiyere bırakmak, çanta varsa dolaba kilitlemek ( paralı ), audio guide almak durumundasınız. Yalnız en iyi tarafı
kulaklık rehberlerinde Türkçe dil seçeneği olması böylece çocuklara anlatmak zorunda kalmadığımız gibi onlarda istediklerini istedikleri şekilde dinlemiş oluyorlar.
Pergamum Museum
Bergama Müzesi, 1912-1930 yılları arasında yapılmış ve Avrupa’nın en ünlü antik eser koleksiyonuna sahip müzesi. Adını da zaten ana salonda sergilenen Bergama Zeus Sunağından alıyor. Yunan, Roma, Ön Asya ve İslam Sanatı eserlerini barındırıyor. Alman arkeologların sayısız filme de konu olmuş 19.yy sonları 20.yy başlarında Ön Asya ve Ortadoğu’da yaptıkları yoğun kazılar sonucu ortaya çıkarılan bulgular sergileniyor. Müze bakımda
olduğu için Zeus Sunağının olduğu ve asıl Osmanlı -İznik eserlerinin bulunduğu bölüm kapalı, yani sadece müzenin yarısını geziyoruz ama bu kadarı bile kendimizi şaşırmamıza yetiyor.
Girer girmez Babil Ishtar Kapısı karşılıyor. Eserlerin orijinal boyut ve formu ile düzenlenmiş olması, daha doğrusu bulunduğu yerden sökülüp getirilerek burada orijinal mekanın oluşturulması, üzerinizde oradasınız hissi uyandırıyor, konum ve zaman boyutunu kaybediyorsunuz.
Hemen arkasında Milet Pazaryeri kapısı yer alıyor ki bölüme girince bütün Milet’i söküp
buraya getirmişler diye düşünmekten kendinizi alamıyorsunuz. Biz Milet’te bir bakımsız amfitiyatro ile övünmeye çalışalım, adamlar Efes Hadrianus kütüphanesi kapısından 2-3 kat büyük Milet Pazaryeri kapısını söküp buraya getirmiş dünyaya caka satıyorlar.
Çaka’nın ısrarlı numarasına basması sonucu bu inanılmaz yapının korunması için yapılan çalışma ve tartışmaları ve savaşlara rağmen nasıl sapasağlam ayakta kalmasını sağladıklarını dinleyince sakinleşiyorum, bizde olsa bu taşlar çoktan sökülüp oraya buraya dağılmıştı diye düşünüyorum. Kızgınlık tam sönmese de bir çeşit minnet ekleniyor.
Bir başka master eser ise ikinci kattaki İslam eserleri ( Selçuk, Eyyubi, Sasani, Safavi, Erken Osmanlı ) bölümünde yer alan Ürdün’deki Mşatta Sarayı’nın güney cephesi duvarları. Bu ölümsüz taş işçiliği duvarlar, II.Abdülhamit tarafından Alman Kaiser’i II.Wilhelm’e hediye edilmiş. ( ! )
Zeus sunağının kapalı olması isabet oluyor çünkü onu da görsek artık ağlamaktan başka yapacak bir şey olmazdı gibi geliyor. Bu dört master eserden başka, ilk yazılı kanunlar olan Hammurabi kanunlarının kazılı olduğu sütun, Konya’dan getirilmiş Selçuklu çini mahfil, Asur Saray kapısı, bir Suriyeli
tüccara ait Halep odası gibi inanılmaz başka buluntularda var. Aradığım 12.gezegeni gösteren tableti bulamıyorum ama Sümer yerleşimi Ninova’da daki Ziguratın betimlendiği maket köyün adının Marduk olduğunu öğreniyorum. ( !!! )
Bir Asur Kralının heykeli ‘’ her kim olurda bu heykeli bulunduğu yerden alırsa, başı bin türlü bela ve savaştan kurtulmayacak ‘’ tarzı ettiği lanet ile her iki dünya savaşının neden Almanların başına geldiğini özetliyor sanki.
Zamanın olmadığı, tarihin birbirine karıştığı, belki yapılan hırsızlığa kızdığınız ama topluca bir arada görmekten de memnun olduğunuz bir müze Bergama Müzesi ve dünya üzerinde kesinlikle gelinmesi gereken yerlerden biri. Bu kadar zamandır geziyorum ve yazıyorum, önerim odur ki mutlaka bu müze için zaman ve imkan yaratın.
Etkileyici bir görsellik ile düzenlenmiş tarihin önemli kesitlerinden, önemli coğrafyalarından, önemli bulgular, medeniyetin de nereden nereye doğru aktığını çok net gösteriyor. Fırsatımız olursa Zeus Sunağı ile İznik ve Osmanlı eserlerinin olduğu bölüm açıldığında yeniden gelip onları da görmek ve kendi kültürümüzün dış dünyadaki etkilerini hissedebilmek için imkan yaratmak isteriz. Eğer o bölümler kapalı olmasaydı bu müzede kesinlikle ve çok rahat bir gün geçerdi.
Şoke olmuş bir vaziyette müzeden çıkınca bir müddet nereye gideceğimizi
kestiremeyerek afallıyoruz. Artık daha fazla ne görebiliriz ki diye düşünüyor insan.
Berlin Katedralini geçince Spree Nehri kıyısında DDR Museum gözümüze çarpıyor.( www.ddr-museum.de ) Farklı bir deneyim sunan müzede Sosyalizm dönemi hayat, günümüz ve gelecek, dokunarak, duyarak yani, beş duyu ile deneyimlenen interaktif bir ortamda sunuluyor. Kapıdaki kuyruk talep gördüğünü özellikle çocuklu ailelerin burayı tercih ettiğini söylüyor.
Hemen arka sokağında Sea Life Berlin ve Berlin Dungeon Korku Tüneli var. İki müzenin arasındaki arkad ise kafe ve dükkanların olduğu küçük bir galeri ve biz burada oturup bir şeyler atıştırmayarak elim bir hata yapıyoruz.
Berliner Fernsehturn
Fernsehturn turistlerin ‘’kürdan’’ adını taktıkları 365mt.lik bir televizyon kulesi. Berlin’in en yüksek Avrupa’nın da ikinci en yüksek yapısı. 1969 yılında yapılmış kulenin tepesinde bir kafe bulunuyor ve 360 derecelik Berlin manzarası açık havalarda 40 km.ye kadar görüş verebiliyor. Bizde üst kafesinde bir şeyler atıştırmak hevesi ile önüne geldiğimizde kuyruğun bizim bulunduğumuz noktada 2 saat olduğunu öğrenerek vazgeçiyoruz.
Alexanderplatz
Fernsehturn’ün bulunduğu yer, bir zamanların öküz ve yün pazarı olarak bilinen yeri,
Alexanderplatz. Meydan daha sonra 1805 ‘te ziyarete gelen Çar I.Alexander’ın adını almış, halk arasında kısaca Alex deniyor. Orta gelir grubuna hitap eden bir muhit ve bulunan avm’lerde bu kategoride. Ortasında bulunan metro ve tren istasyonu ile bugün Berlin’in en işlek ve hareketli meydanlarından biri.
Yol üstünden taksiye binmeye çalışırken bizi gören bir taksicinin aniden yol ortasında önümüzde durarak içindeki müşterisini indirip bizi almasından Türk olduğunu varsayıyoruz ve yanılmıyoruz, üstüne üstlük birde Gaziantepli çıkıyor.
East Side Gallery
Gittiğimiz yer Alexanderplatz’dan fazla uzak olmayan Spree nehri kıyısına paralel en uzun duvar parçası olan East Side Gallery. Tamamı graffiti olarak boyanmış duvar kalıntısı, turistlerden oldukça rağbet görüyor. Rengarenk duvarın, bir dönemin acı simgesi iken bugünün punk simgesi olması dönen devranın en çarpıcı örneklerinden biri. Özellikle şu andaki görünümü ile, rengarenk yazıların, bazı yerlerde müstehcen resimlerin olduğu kalıntının, insanlık tarihinde bir utanç abidesi olduğunu düşünmeleri imkansız oluyor çocukların. Onlara daha ziyade renkli bir bahçe duvarıymış gibi geliyor.
Artık açlık iyice başımıza vurduğu için bu
sefer nasılsa bir Alman taksiciye denk gelerek otelin olduğu bölgeye dönüyoruz ve Unter den Linden üzerinde daha önce gözümüze çarpan bir restoranda şnitzel yemeğe karar veriyoruz. Geleneksel bir Alman restoranı görünümündeki restoranın çeşitli aromalara sahip Berliner biraları dışında gelenekselliği, az garson ile bütün masalara bakmak. Aç ve sabırsız Türk halkının asla tahammül edemeyeceği bu sistemi biraz el kol sallayıp garsonun dikkatini üzerimize çekmek usulü ile hızlandırmaya çalışıyoruz. Yavaşlıktan ötürü stresli bir yemek oluyor ama şnitzelleri fena bulmuyoruz. ( dana )
Palast Berlin
Çocukları otele bırakıp biz hazırlanarak çok önceden biletini aldığımız bir gösteriye gidiyoruz. Friedrichstrasse’yi kesen Unter den Linden’den sonra kuzeye doğru devam ettiğinizde bu bölgede çeşitli tiyatrolar bulunuyor. Biz Palast Berlin ‘de sahnelenen The Wyld isimli, şu dönem Avrupa’nın en ilgi çeken şovlarından birine gidiyoruz.
Ucu ucuna yetiştiğimiz için şöyle bir görebildiğimiz tiyatro binası Palast Berlin, modern ve şık bir yapı, özellikle fuayesi çok katlı ve
elegan. Sahne olağanüstü büyük, her yerden iyi bir görüş ve iyi bir akustik sağlıyor.
Tiyatro tıklım tıklım dolu. Genelde Türk halkının tiyatro ya da konsere daha şık gittiğini, Alman halkının bu konuda oldukça vasat ve özensiz kaldığını gözlemliyoruz yada zevkleri bu kadar.
Çok şaşırtıcı bir alışkanlığa tanık oluyoruz. Ara olunca eşim tuvalete gidiyor ve acele ile gelerek beni çağırıyor. Önce ikram sanıp almaya kalktığı sonra numarayı görünce durduğu bütün masaların üstü numaralı ve içki +meze v.s. dolu. Önceden sipariş veriyorlar, numara alıyorlar, gösteri
boyunca masalar hazırlanıyor ve ara olunca elinde numarası olan kendi masasını bularak yemeğini içkisini alıyor. Biz ara olunca telaşla içkiye koşan İngilizlere şaşırmışken, Almanlar bir ileri gitmiş üstüne yemek yiyorlar. Tuhaf insanlar bu Avrupalılar ama bir daha Avrupa’da bir gösteriye gidersem aynısını yapmaya karar veriyorum ve asıl Tekin anlamadan adamların yemeğini ağzına atsaydı ne olurdu diye merak etmeden de duramıyorum. Ara olunca telaşla dışarı koşturan bütün bir salonunun davranış sebebini de açıklıyor bu durum.
The Wyld şov, uzayda ya da olmayan fantastik bir başka yaşamda geçen bir çeşit yetenek + dans gösterisi. Dekor ve kostümler özenle çalışılmış, ilgi çekici ve görselliği çok yüksek bir Las Vegas gösterisi. Sahnenin kendisi ise tam anlamı ile başrol oyuncusu, her türlü teknik donanım ile şekilden şekle giriyor.
Nefertiti bir başka önemli karakter olarak ön plana çıkarılmış ama şovun en son sahnesinde su dolu dev küpler içinde dans eden kızlar gösterinin kendini aştığı nokta oluyor. İlgi çekici bir şovun oynandığı inanılmaz bir sahne ile eğlenceli güzel bir gece geçirmiş oluyoruz…