Çocukla Geziyorum

EDİRNE – Eylül 2010

Mutlaka gez               : Sağlık Müzesi’ni mutlaka gez.

 Mutlaka git                : Karaağaç tarafına mutlaka git.

 Mutlaka saygı duy : Meriç Köprüsünden Edirne’nin siluetine

     bakarken, Mimar Sinan’ın dehasına birkez daha

     mutlaka saygı duy.

 Mutlaka doyama    : Edirne tava ciğerinin lezzetine mutlaka

    doyama ( hatta yanında al götür, yine gel yine ye.)

 Mutlaka oku              : Eski Camii’de, ‘’Allah’’ yazısını mutlaka oku.

 Mutlaka bak              : Selimiye Camii’inde ters laleye mutlaka bak.

 

10 Eylül 2010 Cumartesi

Ramazan aylarında, imkanımız olduğu sürece, kültür mirasımız camilerimizi tanıma ve çocuklara da tanıtma çabalarımız kapsamındaki gezilerimiz devam ediyor. İstanbul’da bilinen özel büyük camiler dışında, Rüstempaşa Camii, ayrıca tavsiye edebileceğim, son derece şık ve turistlerinde oldukça rağbet ettiği bir camii.

Bu gezimizde, İstanbul dışına çıkıp, Unesco Dünya Kültür Mirası, Mimar Sinan ‘ın ustalık eseri, eşi benzeri bulunmaz Selimiye Camii’ni ve bu vesile ile, çok yakın olmasına rağmen bir türlü gidememiş olduğumuz Edirne şehrini görelim diyoruz.

Türkiye’yi Avrupa’ya bağlayan TEM karayolu üzerinde olması, Edirne’ye ulaşımı çok kolaylaştırıyor ve Edirne sapağını görmek iki saatimizi bile almıyor.

Edirne, Trakya Bölgesi’nin en gelişmiş şehri denilebilir. Tunca, Arda ve Meriç ırmaklarının buluştuğu düzlükte kurulmuş bir ‘’serhat’’ şehri (sınır ) . 15.y.y.da,  Avrupa’nın yedi büyük şehrinden biri olması gözümüzde önemini arttırıyor. Bir dönemin megapolü denilebilecek bu tarihi şehri heyecanla karşılıyoruz.

Ancak Edirne yazan tabeladan dönüp biraz ilerleyince, otobandan çıkıp sizi merkeze getiren yol, arka sanayii mahallelerinden geçtiği için, heyecanımızı bir şok dalgası gölgeleyiveriyor. Merkeze kadar başka bir yönlendirme oku olmadığı için, biz yanlış otoban çıkışından çıkmış olmalıyız diyerek geçiştirmeye çalışıyoruz ki uzun süre bir imparatorluğa başkentlik etmiş bu şehre daha girişte önyargılı davranarak saygısızlık etmeyelim diye. ( Doğu çıkışından çıkıp Atatürk Bulvarından şehre girmek daha doğru )

Edirne’nin tarihi M.Ö.7 yy. a kadar uzanıyor. Traklar soyundan gelen Odris’ler, daha sonra ise Makedonya’lılar egemen olmuş. Ama Edirne  ismini, M.S.II yy.da, Roma İmparatoru Hadrianus’un buraya stratejik öneminden dolayı kent statüsü vermesinden sonra almış. (Hadrianapolis, Adrianapole, Endriye v.s)

Edirne, 1362 yılında, I.Murat tarafından fethedilerek, İstanbul’un alımına kadar 88 yıl boyunca Osmanlı Devleti’ne başkentlik yapmış ve kimliğini, asıl Osmanlı döneminde bularak, kültürel mirasımızın en yoğun hissedildiği şehirlerden biri olmuş.

Şehir, hanlar, camiler, çarşılar, külliyeler ve köprüler ile bezeli. Eğer kısıtlı vakit varsa, iyi bir araştırma yapıp, seçenekler arasından tercih yapmak gerekebilir.

Nasıl Barcelona’yı Gaudi’siz anlatmak mümkün değilse, Edirne’yi de Mimar Sinan’sız anlatmak imkansız. Şehrin en asil, zarif ve kimliğini yansıtan eserleri Mimar Sinan’a ait. Bunların  başında da, Selimiye Camii geliyor tartışmasız olarak.

Vakur bir asaletle, bu şehir benim tebaamdır dercesine, hemen hemen her konumdan görülebilecek şekilde, şehrin  tepe noktasında  yer alan Selimiye Camii,  gözlerinizi ondan ayırmadan, haşmetinin önünde secde eder gibi yavaş yavaş çekiyor sizi eteklerine.

Tabii bu mecazi bir tasvir, hissettirdiği güçlü duygu, yoksa trafik gözlerinizi ayıramayacağınız kadar rahat değil, Edirne Belediyesi’de yön levhaları ile sizi paniklemeden otoparka götürecek kadar başarılı değil.

Camii’nin bulunduğu alanın etrafında bir tur attıktan sonra, Hatip Sokak’ın ciğerciler sokağı olduğunu, Mimar Sinan Caddesi’nde ise otoparkın bulunduğunu anlıyoruz. Bayramın son günü olmasından dolayı ziyaretçiler çok ve normalden daha fazla bir kargaşa hakim ortalığa.

Mimar Sinan’ın 80 yaşında yaptığı ve ( 1568-1574 ) ’’ustalık eserim’’ dediği Selimiye Camii ‘ne girerken, kargaşayı ve kalabalığı unutup büyük bir heyecan duyuyoruz. II.Selim adına yaptırılan ve ancak ölümünden sonra açılan bu Türk-İslam sanatının doruk noktasındaki eserin, Unesco Dünya Mirası Listesi’nde, Türkiye’nin adaylarından asil listeye alınmış olması, gecikmiş de olsa tüm insanlık adına sevindirici bir haber.

Mimarlık tarihinde en geniş mekana kurulmuş yapı olarak nitelenen Selimiye Camisi, Ayasofya’ nınkinden daha büyük olan kubbesiyle ilgi çekiyor. Caminin dört köşesinde bulunan  minarelerin kubbeye yakın olması, camiyi göğe doğru uzanıyormuş gibi gösteriyor. Cami, edirnemimari özelliklerinin erişilmezliği yanında, taş, mermer, çini, ahşap, sedef gibi süsleme özellikleriyle de son derece önemli. Mihrap ve minberi, mermer işçiliğinin baş yapıtlarından.

Caminin müezzin mahfilinin mermer ayaklarından birinin altında ters bir lale motifi bulunmakta. Kuyruğa girip illaki görmeye çalışıyoruz. Rivayete göre, caminin yapılacağı arsa üzerinde bir lale bahçesi bulunmaktaymış. Arsanın sahibi,  sorun çıkarmış ve Mimar Sinan‘dan camide bir lale motifi olmasını isteyerek arsasını satmış. Mimar Sinan’da lale motifini ters yaparak, bu arsada bir lale bahçesi olduğunu, ters olması ile de sahibinin tersliğini ifade etmiş.

Atalarımıza, ölmüşlerimize, bu camiyi yapanlara ve
yaptıranlara dua edip, camiden çıkınca, bir müddet iç avlusunun güzelliğini seyrederek, geniş bahçesine çıkmadan, kapıdaki macuncudan, tutturan çocuklara macun alıyoruz.

Alt tarafı işlemeli bir cepken ile fes takarak, sözüm ona Osmanlı kıyafeti giymiş havası ile üç beş turiste şirin görünmeyi hedefleyen macuncunun, seyyar arabasına yapıştırdığı resimlerde, Kanuni ve Fatih Sultan Mehmet ile göz göze geliyorum.

Başka ülkelerde tarihe mal olmuş simge kişiliklerin turistik ikon olarak kullanıldığına tanık oldum ( Kral Ludwig II, Almanya – İmparatoriçe Sisi, Avusturya ) ancak hiçbiri bu kadar ucuzlaştırılmamıştı. Elbette  sultanlar, günümüzde bir turistik ikon olabilir ama ölçüsünü  ayarlamak yine bizim kazancımız olacaktır.

Elimizde macunlar, caminin altında yer alan Selimiye Arastası ‘nı gezerek, meyva şeklindeki meyva kokulu sabunlara, deva-i misk tatlılarına  ve ‘’aynalı gelin süpürgesi’’ denilen Edirne’ye özgü nazarlıklara uzun uzun bakıyoruz.

Selimiye Camii’nin arka sokağında, Osmanlı Taş Eserleri Sergileme Alanı ve Edirne
Müzesi bulunsa da bizim tercihimiz, Talat Paşa Bulvarı’nın karşı cephesinde yani
Selimiye Camii’nin de hemen önünde  yer alan Eski Camii oluyor. Bu cami, Selimiye kadar görkemli olmasa da, dış duvarlarındaki  büyük hat yazıları ile oldukça dikkat çekici.

Yapımına 1403 yılında başlanmış ve 1414 de Sultan Mehmet Çelebi tarafından tamamlanmış, Osmanlı mimari sanatının  erken dönemlerine ait bir eser. Edirne’de zamanımıza ulaşmış, ilk orijinal abidevi yapı olarak da biliniyor. Osmanlı padisahlarından II. Ahmet ve II. Mustafa’ya bu camide Kılıç Kuşanma törenleri yapılmış.

Selimiye Camii’ne göre farklı teknik ve mimari uslüpla yapıldığı hemen farkediliyor. Bu camide çini kullanımı henüz ileri boyutlara ulaşmamış ancak büyük hat yazıları anlamını okuyamasanız bile sizi etkiliyor.

II. Murat döneminde Edirne’ye gelen ve Camiye girerek vaaz verdiği söylenen Hacı Bayram Veli’nin anısına duyulan saygı nedeniyle, vaaz kürsüsü
imamlarca kullanılmıyor. Ayrıca Kabe’den getirildiği rivayet edilen ve mihrabın sağında bulunan Kabe Tası, özel bir ziyaret noktası. Bir tabureye çıkarak elini
sürmek kaydı ile yakından ilgileniyoruz hemen.

Her iki caminin cephe aldığı yol olan Londra Asfaltı ‘ndan (E-5 ) aşağı inince, bir başka dikkate değer camii olan, Üç Şerefeli Camii, gerçekten burulmuş gibi görünen bir minaresi, hepsi birbirinden farklı diğer minareleri ve karşısındaki Sokollu Mehmet Paşa Hamamı ile birlikte bir üçgeni tamamlıyorlar.

Artık acıktığımız için Üç Şerefeli Camii’i gezmiyoruz ve Edirne’nin ana turistik caddesi olan Saraçlar Caddesi’ne giriyoruz. Burası yayalaştırılmış bir alışveriş caddesi. Çeşitli lokantalar ve dükkanlar
içerisinde özellikle badem ezmesi ve kavala kurabiyesi alınması tavsiye edilebilir.

Edirne’nin kendine has köftesi çok methediliyor ama asıl tadılması gereken lezzet kuşkusuz tava ciğeri. Edirneli tanıdıklardan aldığımız bilgi doğrultusunda, sayısız ciğerci arasından ısrarla Kazım Usta’ya ulaşmaya çalışıyoruz. Balık Pazarı Caddesi‘nden sapılarak, biraz içeride Osmaniye Caddesi’nde yer alan Edirne Ciğercisi Kazım ve İlhan Usta. 1964 ten beri babadan oğula bu işi sürdürüyorlar.

Biraz arayıp soruyorua ama sonuç saatlerce aramaya bile değecek nefasette. Küçücük kendi halinde bir dükkan, kendi halinde mütevazi insanlar ama yaptıkları iş tadına doyulmaz bir lezzet, adeta bir sanat. Antep’in ciğerle yapılan cartlak kebabını ve ciğerin Arnavut tipi pişirilmesini de seven ben, bu lezzete tapıyorum. O kadar iştahla ve abartılı bir tapınmayla yiyorum ki en sonunda ciğere burun kıvıran çocuklar bile dayanamayıp tadıyorlar ve Çaka bile bir porsiyon bitiriyor.

Ciğerin yumuşaklığından mı, yağının hafifliğinden mi, etin lezzetinden mi bahsetmeli, yoksa yanında verilen kurutulmuş acı biber kızartmalarının yenmese bile göze hitab eden güzelliğinden mi sözetmeli bilemiyorum. Benim gibi ciğeri her hali ile severim diyenler yesin ama, ciğeri sevmem diyenler özellikle yesin, çünkü bir daha vazgeçemeyeceklerdir. Koca Mimar Sinan gücenmesin ama Edirne’ye sadece bu ciğer için bile gelinir.

Yediğimiz kadarını ayrıca paket ettirip, bir o kadar da eşe dosta alıyoruz. Ciğerlere gözümüz gibi bakıp arabaya güzelce yerleştirdikten sonra Rüstem Paşa Kervansarayı ‘na göz atmak istiyoruz. Bir iki butik otel dışında doğru düzgün kalacak otel göremediğimiz Edirne’de, en kalmaya münasip yer haline getirilmiş Rüstem Paşa Kervansarayı. Kanuni’nin sadrazamı Rüstem Paşa ( Mihrimah Sultan’ın eşi ) tarafından, 1561 de Mimar Sinan’a yaptırılmış. Dönemin beş yıldızlı otellerinden olan bu kervansaray 102 odalı. Otel idaresi, iç avlusuna göz atmamıza izin veriyor.

edirne rüstem paşa kervansarayıSahip olduğu paha biçilmez eserleri ile Edirne, Osmanlı ruhunu ve kimliğini çok etkin hissettiren, tamamı ile bir müze şehir olabilecekken, bu eşşiz yapılardan dışarı adım attığınız anda bir başka kültürel boyut tüm çarpıcılığı ile yüzünüzde şaklıyor; Roman kültürü.

Aşağılamak olarak algılamamak gerek bu tespiti. Bir imparatorluğa neredeyse bir asır başkentlik yapmış bir şehirin geldiği noktayı ve hakim olan zevksizliği, ucuzluğu, karmaşayı görmek, bırakın atalarımıza hakareti, insanlık adına da üzücü.

Kervansarayın dışında, etrafta öyle bir kargaşa, toz toprak, cıngıl cıngıl müzik sesleri, kalitesiz turistik ürünler, eşyalar, özensizlik ve düzensizlik hakim ki, arada güzelim yapılar utançtan yerin dibine çökmeye
çalışıp farkedilmemeye uğraşıyor, ben bu dünyaya ait değilim diye haykırıyor sanki.

Edirne’ye ne yaptı ise Osmanlı yapmış, Mimar Sinan bezemiş süslemiş, sonra gelenlerin ise sahip çıktığını söylemek zor. Roman havası bir düzen gelip çöreklenmiş.

Yapıların kapılarındaki tanıtım tabelalarının yeterli bilgiyi içermesini geçtim, okuduğumuzun bir teki bile hatasız doğru cümle içermiyor. Şehirde fiili olarak gerekli turistik düzenlemeler yapılmadığı gibi, bir internet sitesi ile dahi doğru dürüst Edirne’yi tanıtamamışlar. Ne valiliğin, ne de belediyenin sitesi, bu önemli şehri tanıtacak geniş bilgiye sahip. Sadece, nasıl bir alaka ise Vergi Dairesi, çok güzel ve detaylı bir tanıtım sitesi yapmış  ( www.edirnevdb.gov.tr ) ki, yaptığı web sitesi ile ‘’benden bir şey beklemeyin ‘’diye ilan etmiş olan valilik  de, Edirne Belediyesi ‘de buraya link vermeyi dahi akıl edememişler. Yapılan sadece Edirne’yi, padişahlar şehrinden,  roman mahallesine dönüştürmek olmuş.

edirne karaağaçDaha fazla sinirlenmemek için merkezin biraz dışına çıkalım diyerek Karaağaç tarafına yönleniyoruz. Yine Mimar Sinan’ın yaptığı, Meriç nehrinin üzerindeki iki şaheser köprüden geçerek, Edirne’nin kır sayfiyesine ulaşıyoruz. Köprünün bitiminde, eskiden gümrük binası olan tarihi bir yapı bulunuyor.

Eskiden tren Karaağaç’a geliyor ve gümrükten geçip  köprüler ile şehre giriliyormuş. Bu gümrük noktası, Selimiye Camii’nin ve şehrin siluetinin en güzel göründüğü nokta. Dışarıdan gelen birinin, bu istikamette şehre gelerek etkilenmemesi imkansız. Bir kez daha Mimar Sinan’ ın dehası önünde şapka çıkarıyoruz. Dehasının ve ustalığının sadece mimari
yapıyı tamamlamış olmakla kalmayıp, şehre ve çevresine de ne kadar duyarlı bir gözle baktığının en güzel örneğini sergilenmiş Edirne’de. Mimar Sinan yaptığı her işte, Osmanlının büyüklüğünü ve asaletini göstermeyi görev bilmiş.

Belediyenin, Çay Bahçesi olarak işlettiği gümrük binasında bir müddet oturup, Meriç’i ve Selimiye’nin siluetini seyrediyoruz. Sadece yaya ve faytonlara açık olması gereken sanat eseri köprüler üzerinde biraz yürümek istiyoruz ama o kadar çok araç geçiyor ki tehlikeli oluyor. Karaağaç tarafından bakınca Edirne, nehir kenarında gelişen klasik bir Avrupa şehri. Ayrıntı Osmanlı’nın zarafetinde.

Nehir kenarı nasılsa yeşillik kalmış ve yapılaşmamış. Buralarda pek çok çay bahçesi, kamp yeri, spor alanı var ve Edirne’lilerin çok sevdiği, sevmemelerinin de imkansız olduğu bir bölge.

Biraz ilerleyince Karaağaç köyünün merkezine geliniyor. Eski Edirne merkezi gibi dama tahtası sistemi ile yapılanmış son derece sevimli, kendine özgü bir yerleşim. Yakın geçmişe kadar Karaağaç, zengin Edirne’liler ile azınlık önde gelenlerinin ve görevli memurların yaşadığı bir yermiş. Mübadele sonrasında, burada da bir takım değişiklikler olmuş.

Küçük meydanın hemen karşısında, ( Cumhuriyet Caddesi ) tarihi Edirne tren garı, tüm heybeti ve güzelliği ile kendini gösteriyor. Cumhuriyet dönemi mimarlarından Mimar Kemaleddin tarafından projelendirilen yapı, bugün Trakya Üniversitesi Rektörlüğü. 1910 – 1927 yılları arasındaki I. Ulusal Mimarlık Dönemi üslubundaki yapıların özgün örneklerinden biri olan Edirne Garı, planı ve kubbeleri ile Osmanlı Mimarisi’ne duyulan özlemi yansıtmakta.

Üniversitenin içine girince karşınıza 1998’de yapılan, üç yüksek sütundan oluşan Lozan Anıtı çıkıyor. Anıtın yanında da Lozan Müzesi var. Bahçede biraz dolaşıp, ziyaret amaçlı konulmuş lokomotife çıkarıyoruz çocukları.

İstanbul’a dönmeden önce, otobana doğru yönlenirken yönlendirme levhasını  gördüğümüz, Edirne’nin ilk sahiplerine ait dolmenleri  göstermek istiyoruz çocuklara. Tek bir yönlendirme levhasından sonra, yaklaşık bir 10 km gidip, başka bir levhaya rastlamayınca, vazgeçip fazla trafiğe kalmadan İstanbul’a dönüş yoluna giriyoruz.

Edirne’nin güzellikleri çok. Özellikle, Fatih Sultan Mehmet ve Cem Sultan’ın doğup hükümdarlık sürdükleri Edirne saray kalıntıları ve Avrupa Müze
Ödülü’ne sahip II.Bayezid Külliyesi Sağlık Müzesi mutlaka zaman ayrılıp gezilmeli idi. Tüm hepsini göreyim desek bir –iki gece kalmak gerekir.  Bizim gibi illaki gezeceğim, kalayım  diyenler için ya da büyük turist grupları için birkaç büyük otel yatırımını bu kadar zamandır bünyesine çekememiş yerel yönetimlere, bu konaklama eksikliğinden dolayı da ayrıca yazıklar olsun.

Artık cehaletten mi diyelim yoksa çok olduğu için
ehemmiyetsiz geldiğinden mi diyelim, yapılması gereken çok iş varken, böyle gelmiş böyle gider diyerek  sadece makam odasının büyüklüğü ve makam aracının modeli ile ilgilenmek biz yeni dönem Türk yöneticilere mahsus olmalı. Çünkü Mimar Sinan çalışmış, Osmanlı  esirgememiş ama, sonrasında sanki Edirne unutulmuş.

Macuncu arabasına resmi süs olmuş padişahlar görseler ne düşünürler Allah bilir ?

 

edirne-edirne-gezilecek-yerler

selimiye-camii-edirne

Paylaşın: