Çocukla Geziyorum

DATÇA 2.gün – PALAMUTBÜKÜ,ESKİ DATÇA

16 Ağustos Pazartesi 2010

datca_kargi[1]Sabahın sakinliğinde deniz, Datça’nın tüm sükûnetini yansıtıyor. Ne yapsak da çakıllar olduğu için Çaka’yı girmeye ikna edemiyoruz. Çağan’da kısa bir süre girmiş olmak için girip havuza kaçıyor.

Şıkır şıkır ve ılık bu güzelim denizin, hazır çocuklar yokken keyfini çıkaralım diye düşünürken, Tekin’in hafif çığlığı ile irkiliyorum. İnsana fazla alışık olmayan balıklar, kendileri ile birlikte yüzenleri tanımak için bize dokunuyorlar, hatta biraz kıl (!) sahibi iseniz, onları çekiştiriyorlar. Önce biraz paniklesek de, durumun inanılmazlığının farkına çabuk varıyoruz. Balıkların bizi eşdeğer bir canlı kabul ederek bizden kaçmadığı bir ortamda birlikte yüzüyoruz; yunusun sırtını tutup yüzmek de neymiş.

Otelimize Datça’yı daha fazla tanıyabilmek için erken veda ediyoruz ve önce dün zaman kalmayan ama Knidos’a giderken tepeden gördüğümüz güzel koyları ziyaret ediyoruz.

Datça  Yarımadası merkezi haricinde çok güzel bakir koylar var. Bu koyların bir kısmı Mesudiye Köyü’ne bağlı, Ovabükü , Hayıtbükü ve en yerleşik olanı Yaka Köyü sahilindeki Palamutbükü.

Bir gün önce Knidos’a gittiğimiz yoldan ilerliyoruz yine Yaka Köyü’ne kadar. Dağ taş badem ağacı. Geçtiğimiz köylerde köylüler arabanın önüne atlayıp badem satma telaşındalar. Kıramadığımız bir teyzeden alıyoruz paketler içinde hazırlanmış kendi bahçesinin bademlerini.

Palamutbükü okunu takip ederek, nispeten tepede konumlanmış köyün içinden son derece güzel taş evlere bakınarak geçip, daha aşağı sahile iniyoruz. 2 km.uzunluğunda, kum çakıl karışımı bir kumsala sahip olan Palamutbükü adını, denizdeki palamutlardan değil burada yetişen palamut ağaçlarından alıyor. Güzelliği yapılaşmamış olması. Birkaç yazlık ev, birkaç pansiyon, bungalov tarzı konaklama seçenekleri, hediyelik eşya dükkanları ve balık restoranları. Sahilde bir iki çay bahçesi ve tavla oynayanlar, geniş kumsalda kaybolan denize girenler.

Dükkanlardan biri dikkatimizi çekiyor, Pehlivan ( www.pehlivandatca.com ). Buradan Datça yöresinin dünyada tanınan ‘’nurlu’’ bademinden alıyoruz. Köylü teyzeden aldığımızdan çok datça palamutbüküfarklı olan bu bademler daha iri, daha beyaz ve daha tatlı. Yörenin ballarından ki özellikle methedilen üç B’den biri olan– bal, badem, balık– kekik balı, illaki bal badem ve bir kaşığı multivitamin etkisi yapan, bal-polen alıyoruz. Satılanları görünce gözümüz dönüyor o kadar oyalanıyoruz ki en sonunda çocuklar isyan ediyor. İlgimizi anlayınca her ürünü tek tek izah eden genç, istersek İstanbul’a da gönderim yapabildiklerini söylüyor.

Tekne turizminin gelişmesi için son derece elverişli bir koy olan Palamutbükü’nde, Datça için yapılan tanımlamayı, sakinlik ve huzur kavramını burada daha net hissediyorsunuz.

Geldiğimiz yoldan Datça merkeze doğru dönerek, çarşı içine girmeden merkeze 2 km. mesafede, şair Can Yücel ile özdeşleşmiş bir yerleşim olan Eski Datça’ya sapıyoruz. Can Yücel’in evi ziyarete açık. Begonviller ve sayısız coşkun bitkinin süslediği dar sokaklarla çevrili taş evlerde Rum mimarisinin izlerini görmek mümkün.

Datça’nın ilk kurulduğu yer, Eski Datça’nın bulunduğu alan. M.Ö.4y.y.a kadar uzanan tarihi, yapılan kazılarda ortaya çıkarılmış.

Eski Datça’nın içine araçla girilmiyor, zaten bazı yollar giremeyecek kadar  dar. Taş evlerin çoğu çok güzel restore edilerek yada yenilenerek restoranlara ve mağazalara dönüştürülmüş. Halen oturan yerel halk da var, yazlık gelen de.

ekim 2010 778Evler taş, yollar taş, duvarlar taş. Bütün bu taşları kaplayan doğa Datça’da çok cömert. Doğanın hakimiyetinin açıkça hissedildiği Datça’daki bu coşkun floranın bir sebebi, Datça’da oksijenin çok bol olması. Dünyanın oksijeni en bol ikinci yeri. Bu nedenle burada pek çok hastalığın şifa bulduğu söylentiler arasında. Pek de söylenti olmamalı ki ünlü antik tarihçi Strabon bile ‘’ Tanrı yarattığı kulunun uzun ömürlü olmasını isterse, Datça yarımadasına bırakır ‘’demiş.

Bu kirlenmeden ve yozlaşmadan henüz nasibini almamış, iklimi güzel, doğası güzel, lezzetleri güzel yöreyi terketmeden önce Marmaris’e giden yol üzerinde Datça çıkışında gördüğümüz ‘’Olive Farm ‘’ ismindeki çiftliğe uğruyoruz.

Amerika Oregon’dan gelen bir çift, Datça’da zeytin ağaçları üreterek bunlardan elde edilen yağ ile ‘’Olive Farm’’ markası adı altında, zeytinyağı bazlı kozmetik ürünleri satıyorlar. Şampuanlar, kremler, sabunlar , v.s . Zeytin ve zeytinyağı da var tabi. Ağırlıklı olarak yasemin kokulu olan ürünler cezbettiği için, Datça’nın anısına birkaç krem almadan çıkamıyoruz.

Datça’yı sevdik, beğendik. Çoğu kişinin tariflediğinin aksine bakir bulmadık, sadece uzak bulduk. Türkiye anakarasında uzak bir coğrafyada ; hizmet götürmek için uzak, gitmek için uzak, ilgilenmek için uzak, sahip olmak için uzak.

Datça’lıların aman kimse gelmesin Datça bozulmasın fikrine katılmam  mümkün değil. Bence ülkemizdeki bu güzellikleri tüm dünya bilsin, görsün, takdir etsin.

Neden Knidos kentine sahip çıkılmaz, koruyup ıslah ederek, gelen tekneler için unutulmaz antik bir kent düzenlenip, daha çok tekne için cazibe oluşturulmaz?

Neden Datça’da dağ taş badem ağacı iken, flora bu kadar arsız ve elverişli iken burada bahar festivalleri düzenlenip tüm Türkiye, tüm dünya buraya çağrılmaz ?

Neden Datça yarımadasının her yeri alabildiğine koy, sayısız kumsal ile bezeli iken burası doğası bozulmamış gerçek turizm cennetlerinden biri olmaz ?

Datça’nın turizm potansiyeli kontrollü ve bilinçli yapılandırılırsa illaki doğaya, denize zarar verecek diye bir şart yok. Ama elbette burası Türkiye, burası vur deyince öldürenlerin ülkesi, Datça‘lıların korkularında haklılık payı olduğunu da inkar etmek imkansız bu nedenle.

O zaman kıymetini, ancak merak edip gelenler anlayacak.

Bir dahaki sefer bir bahar günü görüşmek dileği ile hoşçakal  Datça ……

 

datca-agustos-2010

 

datca-1-gun-datca-knidos

 

 

 

 

Paylaşın: