03 Ocak Cumartesi 2015
Neues Musueum, Leysieffer, Potsdamer Platz
Bir gece öncesinin şovunda Nefertiti’nin o kadar reklamını gördükten sonra artık gerçek büstünü görmemek olmaz diyoruz ve sabah yine aynı yol ile Müzeler Adası’na ama bu sefer Neues Museum’a gidiyoruz.
Burası Bergama Müzesine göre daha ufak bir müze ve ağırlık Mısır sanatı üzerine. 1843-55 yılları arasında dizayn edilmiş olan müze, 70 yıl kapalı kaldıktan sonra 2008 yılında yeniden açılmış. Bu müzeye talep nispeten az, bilet kuyruğu yok. Buna karşılık Türkçe audio guide ‘da yok. Görevli kıza
Almanya’da çok Türk yaşıyor neden Türkçe dil seçeneği yok diye söyleniyorum, cevap çarpıcı oluyor ‘’Evet çok Türk var ama müzeyi gezmiyorlar. ’’ Söyleyecek doğru dürüst bir söz bulamayarak, zaten buluntuların çoğu Türkiye’den filan gibi sözler geveleyerek sanki onların adına mazeret yaratıyorum.
Bu müzenin master eserlerinden biri ‘’altın şapka ‘’ en üst kattaki tarih öncesi devirlere ait bölümde sergileniyor, Almanya’da bulunmuş. Bir diğeri ve en önemlisi ise Nefertiti’nin büstü, tarihin en ünlü kadın karakterlerinden biri olan Mısır kraliçesinin gerçek yüzünü gösteren büstü ikinci katta, Roma ve antik dönem bölümünde yer alıyor. Giriş katında ise çok değerli Mısır papirüs ve el yazmaları ile Truva’da bulunmuş Schliemann’s hazinelerinin bir kısmı sergileniyor ki bunlar için Kültür Bakanlığının iade talebi bulunuyor sanırım. Bodrum kat lahit mezarlara ayrılmış.
Çok fazla gezecek halimiz kalmadığı ve detaylı ufak eşyaları incelemekten çocuklar sıkıldığı için ana parçalara ve onlara giderken ki yol üstünde gözümüze çarpanlara bakıyoruz. Nefertiti’nin büstü 4 görevli tarafından korunuyor ve kesinlikle fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor. Ama çok yakınına kadar yaklaşıp inceleyerek hayran olma imkanı bulabiliyorsunuz. Büst bir sanat eseri ama asıl vurucu olan kadının kendi güzelliği. İnanılmaz derece zarif ve ince hatlara sahip asil yüz, bulunduğu coğrafyanın genetik mirasından pay almamış sanki gelecekten gelmiş bir güzelliğe sahip ki, dün geceki
fantastik temalı şovda neden ana karakter olarak ön plana çıkarıldığını da büstü görünce anlamış oluyorum. Sadece 23 yaşında ölmüş olan tarihin en ünlü kraliçelerinden Nefertiti, kelime anlamı olarak ‘’güzellik ile gelen ‘’ demek oluyormuş ve bu güzelliğe aşık olmamak elde değil.
En üst katta yer alan altın şapka da görevli bulunmuyor fotoğrafını çekebiliyorsunuz, som altından yapılmış olması buluntuyu değerli kılıyor ama sonuç olarak parlak bir kukuletayı andırıyor. Üst katta şapkaya giderken göz attığımız tarih öncesi dönemlerden kalma insan iskeletleri, canlandırma yöntemi ile mumya manken olarak sergilenmiş. Binlerce yıl öncesi yaşadığını bildiğiniz insanların mankeni ile bile olsa göz göze bakışmak değişik bir duygu uyandırıyor.
Artık son günümüzde müze gezmeyi bırakarak otelimizin olduğu bölgeye dönüp, Friedrichstrasse üzerinde alt kattan birbirlerine bağlı üst orta gelir grubuna yönelik üç
alışveriş merkezinden ( Lafayette- Quartier 206 ve The Q ) The Q’nun ön tarafında yer alan Leysieffer’in ( chocolatier 1909tan beri )binbir çeşit çikolatası ile gözümüzü doyuruyor, pasta, sıcak çikolata, sıcak şarap v.s. takılıyoruz.
Her yer alışveriş merkezi şöyle biraz bakınalım ne var ne yok desek de maalesef gönlümüze cazip gelen bir şey bulamıyoruz ve ala ala Nivea krem alıyoruz. Tasarım denen olgu maalesef Almanlarda yok ama ne alırsanız eminin çok sağlamdır.
Potsdamer Platz
BU seferde bayan bir taksici ile Potsdamer Platz’a giderek Batı Almanya’nın yeni şehir meydanını görelim diyoruz. Burası görkemli modern yapıların bulunduğu finans ve iş merkezi ama kamu yapıları da yer alıyor. En dikkat çekici bina olan
Sony Plaza ile özdeşleşmiş bir meydan. Sony Binasının iç avlusuna ışıklardan bir çam ağacı kurulmuş, binanın orijinal dizaynına uygun ışıltılı bir etki yapmış.
Hemen yanında Legoland İndoor Berlin Discovery Center var. Ancak burası daha ziyade bir satış mağazası ve çok küçük yaş grubuna yönelik az bir oyun imkanı var.
Potsdamer Meydanının tam orta yerine, metro çıkışına, bir kızak yerleştirilmiş, çocuklar için hayli cazip bir seçenek, etraftan da bayağı ilgi gördüğü açıkça belli oluyor. Meydanın
devamı olan Leipziger Strasse üzerinde yine birbirine geçilebilen Mal of Berlin ile bir başka avm’nin olduğu kompleksi şöyle bir dolanıyoruz. Cumartesi olduğu için kalabalık fazla geliyor.
Yine bayan bir taksici ile Unter den Linden’e dönerek Maredo isimli Arjantin et Lokantasına gidiyoruz. Çeşitli noktalarda şubeleri var. Gramajına göre et veya hamburger yiyoruz ve şaşırtıcı şekilde etleri lezzetli ve yumuşak buluyoruz. Keşke son gece yemeseydik de bir kere daha yeme imkanımız olsaydı diye hayıflanıyoruz.
Almanya’nın başkenti birleşmiş Berlin’e veda ediyoruz. Şehir için çok soğuk olur dediler olmadı, çok yeşildir dediler, tüm ağaçların yapraklarını döktüğü bir mevsim olduğu için kuru dallar rengi baskındı, çok güzeldir dediler, Paris’in bohem yapısını Londra’nın hareket ve kozmopolitliğini bulamadık. Tabii Berlin’in yerle bir olmuş
olmasının ve yaşadığı ayrılık acısının etkisi olmalı ve yapılandığı dönemlerin soğuk Rus etkisinde olduğu unutulmamalı. Belki yaralarını sardıkça zamanla yüzü daha çok güler diye umut ediyoruz.
İster yazın gelin ister kışın tercih sizin ama müzeler için mutlaka gelin…
HOŞÇA KAL BERLİN ! Belki bir gün yine görüşürüz…
Not : Gezinin önemli bir noktası olarak Çaka’nın aklına Alman bir Hans Dodi almak gelmiyor. Büyüdü galiba artık…