13 Ekim Cumartesi 2007
Kahvaltımızın güzelliğinin tadını çıkara çıkara tekrar bir sabah daha iyice karnımızı doyuruyoruz.Gün içerisinde yemek daha problemli oluyor. Sandviç yeseler kahvaltıdan bir şeyler alacağım yanıma ama malesef bizimkilerde böyle bir alışkanlık yok.Türkiye’den yanımızda getirdiğimiz bisküvileri yemeyi tercih ediyorlar. Halbuki peynirler tek kelime ile muhteşem, Edam, Gouda.
Her ne kadar Amsterdam‘a gezmek için gelmiş olsak da, Hollanda genelinde çocuklar için çok cazip eğlence mekanları ve çeşitli doğa parkları var.Yaz için su temalı parklar da mevcut ancak, biz biraz geç sezonda gelmiş durumdayız, çoğu kapalı ve bizim gibi güneyli sıcak ülke insanları için üşütücü olabilir.
Tren garına yakın otel seçmenin avantajı ile kısa sürede gara ulaşıp, bugün gitmeyi planladığımız Den Haag’ a doğru yola çıkıyoruz.
Avrupa ülkelerinin karayolları haritalarının toplandığı bir kitabım var. İstediğim şehire nasıl gidilebildiğini, nereye tren ulaşımı olduğunu gelmeden inceleyebiliyorum.Eurail sitesi de, Avrupa kapsamındaki hızlı trenlerin haritasını ve kalkış-varış saatlerini veriyor. Google Earth ‘de zaten muhteşem bir kolaylık.Ulaşım fotokopileri şehirlerarası bir yolculuk yapacaksam mutlaka elimde oluyor.
Aslında Türk olduğumuz için, bazı ülkelerde, sadece Türkçe ”yardım edermisiniz” diye bağırmak bile yeterli. Elinizi sallasanız bir Türk’e çarpabilirsiniz.Nitekim, Den Haag‘da trenden inince, otobüse binmemiz gerektiğini öğreniyoruz ama söyledikleri otobüsün
söyledikleri yerden söyledikleri saatte kalkacağına güvenemiyoruz.Türkiye’de, beklediğimiz nitelikte bir yerden, üstelik belirtilen saatte bir otobüs kalkması, asla ama asla olamayacağı için, kendi aramızda telaşla tartışırken, güvenlik görevlisi, Tokat’lı Ali, bize yardımcı oluyor. Sanırım o oldukça küçükken gelmiş çünkü Türkçe’si biraz bozuk. Ne kadar kalabalık bir ülke olduğumuzu hatırlatıyor onunla karşılaşmak.
Ali’nin söylediği otobüse binip, Den Haag‘ın iç kesimlerinde kısa bir süre ilerledikten sonra MADURODAM‘ın kapısında iniyoruz. ( www.madurodam.nl ) Başka ülkelerde de gördüm, ama Madurodam, şimdiye kadar gördüğüm en iyi düzenlenmiş ve en eğlenceli minyatür şehir parkı. Hollanda’nın belli başlı mimari yapıları ve diğer özellikleri anlatılmış. Çoğunun hareketli ve mizansenli olması ilgiyi daha çok çekiyor.
Örneğin St.John Basilicası’nın sadece minyatür maketini görmüyor, meydanında minyatür insanların düzenlediği törenide izliyorsunuz. Kanallarda gemiler yüzüyor, havaalanında uçaklar uçuşa hazırlanıyor, karayollarında taşıtlar ilerliyor, trenler sürekli olarak parkın etrafında turluyor. Çaka uzun süre oynamak istiyorum diye peşlerinden koşup, yakalayamayınca ağlamaya başlıyor. Oyuncak olmadıklarını anlatmaya çalışırken gülmemizi bastıramadığımız için bizede küsüyor. Ama ortam o kadar hareketli ve canlı ki, çabuk unutuyor kızgınlığını.
Birgün önce Amsterdam’da gördüğümüz ne varsa birde ufak boyutta görüyoruz. Saatler ilerleyip bir şeyler yemek için durduğumuz zaman ancak, ne kadar yorulduğumuz ortaya çıkıyor. Parkın belirli noktalarında yemek yeme ve tuvalet ihtiyacı için yerler ayrılmış. Ayrıca normal boyutta bir trende parkın etrafında dolaşarak istediğiniz durakta inmenizi sağlıyor.
Boyut olarak çok büyük bir park olmamakla birlikte her köşesi o kadar iyi düşünülüp organize edilmiş ki dolu dolu vakit geçiriyorsunuz.
Madurodam’dan çıkınca, yine otobüsle Den Haag’ın plaj kesimine gidiyoruz. Den Haag, Hollanda’nın sanayi şehirlerinden ve genelde göçmen kesimin çalıştığı bir şehir. Sahil kesimi ise Hollanda’nın önemli sayfiye yerlerinden biri. Geniş kumsallar, geniş gezinti alanları, restaurantlar, alışveriş merkezleri, oteller. Hatta şaşırtıcı bir şekilde plajda bir deve bile var. Fark tabiki Kuzey Buz Denizi olması, ne kadar sıcak olabilir, güneş ne kadar yakabilir. Sıcak ülke insanıyız ya bu kadar ukalalığımız olacak.
Sahil gezinti alanında ilgi çekici bir akvaryum da yapılmış. Çeşitli denizlerin balıkları sergileniyor. Camdan bir koridorda yürüyorsunuz, etrafınızda ve üstünüzde vatos, köpekbalığı gibi balıklar yüzerek dolaşıyor. Bildiğim kadarı ile bu tür akvaryumların Avrupa’daki en büyüğü Barcelona’daki idi, ki şimdi İstanbul Büyükşehir Belediyesi bu sıfatı Florya’dakine taşıdı.
Biraz Kuzey Buz Denizi iyotu alıp, kış güneşinin tadını çıkardıktan ve yine bir Haagen Datz dondurma satan dükkan bulup bolca dondurma atıştırdıktan sonra, tekrar tren ile Amsterdam‘a dönüyoruz.
Gardan çıkınca daha önce dikkatimizi çekmeyen bir özellik farkediyoruz. Cumartesi akşamüstü olduğu için, herkes iş çıkışı bisikletleri ortalarda bir yere kilitlemiş veya katlı bisiklet parkına bırakıp gitmiş. Demek trenle merkeze gelip, buradan bisiklete binerek şehir içinde istedikleri yere ulaşıyorlar. Pratik ve ucuz bir çözüm, çevreye de zararı yok. Katlı bisiklet parkında en az 5000 bisiklet var gibi gözüküyor, bu parklardan liman tarafında 2-3 tane daha olduğuna göre bisikletlerin trafikteki yoğunluğunu hesaplayın artık.
Dame Meydanı’na doğru ilerlerken, kapanmadıysa hemen meydanda yer alan Madame Tussaud Mumyalar Müzesi’ni gezelim diye hesaplıyoruz. Ancak meydandaki panayır çocuklara daha eğlenceli geliyor. Madame Tussaud, tarihte veya popüler hayatta tanınmış şahsiyetlerin balmumundan heykellerinin sergilendiği bir müze, kısa zamanda gezilecek yer değil, başka şehirlerde de bu müze olduğu için ısrar etmiyorum, başka bir şehire bırakıyorum, belki Londra’ya…
Bu akşam Hollanda spesiyalitesi yiyelim diye ısrar ediyorum, çocuklar ile birlikteyken böyle bir tercihin hata olduğunu bile bile. Çocuklar alıştıkları şeyden başka bir şey yemezler, bırakın başka ülke spesiyalitesini. Otel yolunda, kırmızı damalı masa örtüleri, Hollanda’nın yerel el işi Deft seramik tabakları ile böyle bir yer var. Spesiyalite olduğu söylenen bir şeyler ısmarlıyoruz, çocuklara da en uygun gibi görünen nugget tarzı tavuk parçaları.
Çaka, ortamın darlığından huzursuz olduğu için bizi gerdiğinden ve bir kül tablası kırdığımız için garsonlarda gerildiğinden, çok uzun gibi gelen bir süreden sonra, gele gele yağlı bir lahana haşlaması ile patates püresi ve tarif bile edemeyeceğim etli bir yemek geliyor. Çocuklarda memnun değil ama onların nuggetlarını en azından biz yediğimiz için hiç olmazsa bizim midemize bir şeyler giriyor. Eğer bir ülkeye özgü bir şeyler tatmak istiyorsanız, bunu mutlaka o ülkeyi bilen biri ile yapmak gerekir. Sonuçta bizimde Türkiye’deki yemek kültürümüz, Sultanahmet’teki lokantalarla sınırlı değil. Ağırlıklı olarak, domuz eti olmasın, et iyi pişsin kısmına konsantre olunca, bizim yaptığımız gibi hatalı seçimler yapmak kaçınılmaz oluyor malesef.
Çocuklar aç kalıyor, bizim ise ruhumuz bile doymuyor bu geceki yemekte.