Çocukla Geziyorum

AMSTERDAM – 1.gün CITY

11 Ekim Perşembe 2007
Sabah uçağı ile Amsterdam’a uçuyoruz.Uçak konusunda artık tecrübeliyiz, yaklaşık üç saat sürecek bir yolculuk için her türlü donanımımız mevcut, kitaplar, basit oyuncaklar, şeker v.s.Uçak ve uçuşlarla ilgili çocukların sorabileceği her türlü soruya da hazırlıklıyız, çalıştık. Tam teşekküllü olmaktan mıdır, yeni bir yer keşfetme heyecanından mıdır,  3 saat çabuk geçiyor, Hollanda’nın Ship Ahoy Havalimanı‘na iniyoruz.

Gezimizi  kendimiz planladık. Herhangi bir tur şirketi kullanmıyoruz. Avrupa’da herşey çok düzenli ve disiplinli olduğu, heryer de bilgilendirici açıklamalar ve ikaz levhaları olduğu için daha önceki çocuksuz deneyimlerimize güvendik.

 Havaalanlarından, büyük şehirlerde, şehir merkezine direkt tren bağlantısı, nispeten küçük şehirlerde de otobüs bağlantısı, mutlaka bulunuyor. Oteli de merkez tren istasyonuna (Gare centrale-central station ) yakın şeçtik ki, inince elimizde bavullarla kısa mesafe yürüyüp, hemen bulabilelim.

Sadece, havaalanlarında, tren biletinin nereden ve nasıl alındığını bulmak kalıyor geriye. Onunda kolayı information ofislerine sormak ama, bu sefer acemiliğimize geliyor. Bilet otomatlarından kredi kartı ile alalım diyoruz. İndirimler, sınıf farkları v.s. sorgulaması olunca biraz karıştırıyoruz. Çağan ve Çaka’nın sürekli olarak bir yerlere basmaya çalışmaları burada önemli bir etken, yoksa sistem pratik. Çocuklar tam olarak nereye geldiklerini anlıyamadıklarından ( Çaka Antalya olduğunu sanıyor, Çağan ‘da da henüz yabancı ülke kavramı oluşmadı ) Türkiye’deki otomatlardan sanıyorlar ve biz birşeylere basıyorsak illaki onlarda aşağı kalmamak için, kaşla göz arasında düğmelere basıveriyorlar. Ciddi bir panikle gelecek biletler silsilesinin sonunda, 5-6 euro’luk tren biletinin taksi fiyatına mı çıkacağını hesaplamaya çalışırken nasıl bir mucize oluyorsa sadece doğru adet ve fiyatta bilet geliyor.

Daha ilerideki zamanlarda yaptığımız Avrupa seyahatlerinde ise anlıyorum ki, elinizde yanlışda olsa bir bilet olması yeterli, iyi niyetinizi gösteriyor, yabancı olduğunuz için de üstünüze gelmiyorlar pek.

Amsterdam’ın ShipAhoy Havalimanı, deniz seviyesinin altındaki dünyadaki tek havalimanı. Şehir merkezine tren ile yaklaşık 20-25 dakikada ulaşılıyor. Central Station’de iniyoruz. İlk aşamayı çok şükür halledince ikinci aşama olarak oteli bulmak kalıyor. Elimizde internetten bastığımız otelin yerini gösteren harita olduğu için çok kolay buluyoruz. Gare meydanının hemen karşısında Crown Plaza Hotel aynı zamanda tramvay yolu üzeri.

Zoru geçtikten sonra geriye, gezi programına konsantre olmak kalıyor. Çaka’nın yüzünde sabah kızarıklık ile başlayan çeşitli noktalar gittikçe şişiyor ve sertleşiyor. Acaba önce en yakın hastane ve bir Türk doktor mu araştırmalıyız.

Gözüm Çaka’nın üstünde otelin yanındaki Mc Donalds’a atıyoruz kendimizi. Otele giriş yaptıktan sonra bir şehir haritası istemek ve bulunduğunuz yeri net olarak sormak doğru bir yaklaşım. Size hemen, merkez neresi, nereye gitmeli şeklinde ilk yönlendirmeyi resepsiyon görevlisi yapıyor. Bu tür haritalarda fast food tarzı yemek yenebilecek yerlerde belirtilmiş olduğu için gelir gelmez çocuklar  ne yiyecek telaşı yaşamıyorsunuz.

Evde, sebze ve meyve konusunda boğazlarını sıksamda, Mc Donalds yurtdışındaki kurtarıcımız. Çağan artık etrafında Türkçe duymadığı için farklı bir ülkede olduğumuz gerçeğini algılıyor. Buna rağmen alıştığı menünün yanında herzaman içtiği ice tea şeftalinin gazlı olmasını tuhaf buluyor. Çocuk menüsünün yanında yoğurt tipi tuhaf tatlılarda veriyorlar. Hollandalılar turiste ve turislerin farklı isteklerine alışık olmalılar, sade hamburger (et ve ekmek,sos ve turşu v.s. yok ) konusunu açıklamak için beni çok uğraştırmıyorlar. Ancak dört menünün sonunda ödediğimiz rakam, Türkiye’de mükellef yemek fiyatı, üstelik adı fast food olmayan bir restaurantta.

Karnımız doyunca,keyfini çıkarmaya başlıyoruz Amsterdam’ın. Gare Meydanının önündeki gezi teknelerine binip başlangıç turu atıyoruz. Bindiğimiz tur şirketi CANAL BUS. Aynı tur teknelerinden Damrak‘tan kalkanı da var. Çeşitli güzergah alternatifleri tercihe kalmış.

Amsterdam kanallar şehri, nam-ı diğer kuzeyin Venedik’i. Bizim seçtiğimiz tur liman bölgesinden başlayıp, eski şehir bölgesindeki ana kanalları gezdiriyor, önemli yapıları ve köprüleri anlatıyor.

Amsterdam, 12.yy.da, Amstel Nehri‘nin ağzında bir balıkçı köyü olarak kurulmuş.Red Light Bölgesi‘de adını, balıkçıların kırmızı ışıkları ile geceleri dolaşmalarından alıyor. Kanallar, zaman içerisinde, şehrin gelişmesi için, insan eli ile açılarak genişleme sağlanmış.Yapıların çoğu 17.ve 18.yy.dan kalma. En eski bina 1633 tarihli ve ziyaret edilebiliyor.Kendine özgü mimarisi çok baskın, aykırı bir yapı ise söz konusu bile değil.
Binalar özenle korunuyor olsada çok eski olmaları ve zemindeki su problemi, yapıların öne veya yana eğilmesine, çökmesine sebep olmuş.Yeni yapı yapılamadığı ve yapılacak yerde olmadığı için kanallardaki yüzen evler,  mimarlık literatürüne girmiş durumda.

Kanallar ring şeklinde, kimi geniş kimi dar.Tekneler aynı taşıt trafiğinde olduğu gibi kurallara tabiler. Kanalların dışında kalan liman bölgesi, açık deniz bağlantısı, Amsterdam‘ın modern yüzü. Doğu Hindistan Ticaret Şirketinin kurulduğu bina eski şehirin girişinde, Amsterdam‘ın deniz ticareti ile zenginleşmesinin en önemli aktörü. Limanın diğer tarafında, modern Hollanda mimarisinin yarıştığı binalarda, çok uluslu şirketler ve modern eğlence kompleksleri yer alıyor.Hollanda güçlü mimarlık eğitimi ile iddialı, geçmişlerine nasıl sahip çıktıklarıda, yaptıkları yeni iddialı yapılarda, ciddi bir eğitim aldıklarının göstergesi.

Tur bitince, Damrak ( liman ) tarafından Dame Square‘ye gidiyoruz.Gördüğüm en itici caddenin sonunda, bana göre Avrupa’nın en sevimsiz meydanlarından biri Dam Square. Etrafındaki yapılar meydana bir artı katmıyor; kasvetli, karanlık, renksiz. Bu bölge oldukça kosmopolit, her yaş, cins, şekil ve niyette insan var. Biz sadece Haagen Datz dondurma satılan dükkan ile ilgileniyoruz.

Dam meydanında panayır düzenlemişler. İstesek böyle bir zamanlamayı yakalayamayız. Lunapark aletleri, çeşitli oyunlar, değişik ve ucuz yemek satanlar. Çocukların yurtdışındaki ilk akşamları beklemedikleri kadar eğlenceli geçiyor.

Dam Meydanı’nın hemen arkasında MAGNA PLAZA yeralıyor, Amsterdam’lıların sevdikleri bir alışveriş merkezi. Girişte market var. Yurtdışında benim en sevdiğim yerlerden biri yerel marketlerdir, insanların yaşam tarzları hakkında bilgi verir. Her market sonrasında memleketimin bolluğuna, bereketine ve ucuzluğuna şükrederim. İçecek su, benim için illaki denemek istediğim değişik cipsler, çikolata çeşitleri ve çocuklara bisküvi alıyoruz.
Akşam yemeğimiz tekrar dışarı çıkamayacak kadar yoruldukları için bu tür basit atıştırma ile geçiştiriliyor.

Çaka’nın yüzündeki şişlikler öyle bir hal aldı ki tişörtünü başından zor çıkartabiliyoruz.Profilden Quasimodo vari bir siluet oluştu. Sanırım gelmeden önceki gece zehirli bir örümcek Çaka’yı öpmüş.

 

amsterdam-2-gun-city2

amsterdam-3-gun-den-haagmadurodam

amsterdam-4-gun-muidenmuiderslot

 

ucan-hollandali-amsterdam

 

 

Paylaşın: