20 Eylül Pazar 2009
Paris uçuşumuzu THY ile yapıyoruz. Rahat ve sorunsuz bir uçuş oluyor. Yaklaşık 3 saatlik bir sürenin sonunda Roissy Charles de Gaulle havaalanına iniyoruz. Tekin ve ben hariç herkes pek bir heyecanlı, müthiş bir deneyimle karşılaşmak üzere gibi kıpır kıpırlar.
Kalabalık olmamıza rağmen, cimrilik edip otele kadar shuttle kiralamıyoruz ve metro’yu tercih ediyoruz.Yarım saat bile sürmeyen havaalanı şehir merkezi hattı hepimizde vurucu bir şok etkisinde hayal kırıklığı yaşatıyor. Duvara çarpmak gibi bir şey.
Paris ‘in turistik merkezi ,‘’Peripherique’’adı verilen, bir zamanların çevre yolu ile sınırlanmış
çekirdek alan. Bunun dışında kalan bölgeler, yoğun ve artık merkezle iç içe olsa da yine de Paris’in dışı, banliyösü olarak kabul ediliyor.
Havaalanından sonraki merkez çembere kadar olan duraklardan yani banliyölerden, bırakın ırkçı bir tabirle zenci gruplar demeyi resmen Afrika kabilelerinin çeşitli üyeleri, üstelik bir kısmı da yerel kıyafetleri ve yaşam tarzları ile birlikte biniyorlar metroya. Her durak ayrı bir kabilenin bölgesi.
Irkçı değilim, farklı tendeki insanları aşağılamıyorum da ama, Türkiye’de çok farklı renklere alışık olmadığımız için ister istemez bizim için değişik olan bu insanlar, biraz çekinme hissi
yaratıyor. Her hangi bir hareket, tavır ya da sözden dolayı değil sadece bilinmeze ve farklı olana duyulan korkudan ve genelde tek başına olan Fransızlara göre, çoklu gruplar halinde olmalarından dolayı. Trenin toplam nüfusuna orantılayınca çoğunlukta olmaları da biraz etken tabi bu tedirginlik hissine.
Neredeyse hiç beyaz tenli insanın binmediği metro duraklarını geçene kadar yanlış yere mi geldik yoksa yanlış hatta mı bindik diye düşünmeden edemiyoruz. Şehir merkezinin çemberine girmemiz ile metrodaki nüfus dengesi biraz daha açık renge dönmeye başlayınca telaşımız da biraz azalıyor.
Paris’in meşhur metro hatlarının büyük ve çok katlı ( çok hattın aynı noktadan ama farklı kotlardan geçtiği merkez duraklarından ) Les Halles durağında inerek yine çok yakın seçtiğimiz otelimize kısa bir yerleşme ile kendimizi hemen otelin karşısındaki meydanda yer alan Mc Donald’s a atıyoruz.
Ulaşım stresi, Paris’i karşılama heyecanı ve açlık yatışınca, artık bugünün
turuna hazırız. Güneşli fakat bunaltıcı havadan istifade edip yeraltlarında bu havayı harcamayalım düşüncesi ile metroya binmeyip yürüyerek şehrin kalbini görelim istiyoruz.
Rue de Rivoli ( Rivoli Caddesi ) Paris’in, Unesco Kültür Mirası Listesinde yer alan Seine Nehrinin iki yakasındaki tarihi önemli yapıların bulunduğu bölgeyi, boylu boyuna dolaşabilmenize olanak verecek ana aks olarak kabul edilebilir. Otelimiz, Rue de Rivoli’ye iki adım olduğu ve bu caddede bizi Paris’in kalbinde gezdirecek cadde olduğu için, Rue de Rivoli caddesinde ilerlemek yeterli oluyor.
Rue de Rivoli üzerinde Hotel de Ville ( belediye sarayı )i geçer geçmez, Louvre Sarayı ve
Müzesi ( Musee du Louvre ) önümüze çıkıyor. Bu noktada yoldan ayrılıp Louvre ‘un iç avlusuna geçerek; görkemini dört tarafınızda daha yoğun olarak hissetmek, tam orta noktada yer alan ve yapıldığında sayısız eleştiriye maruz kalan cam piramit için birde kendinizce eleştiri yapmak, piramitin aksından başlayıp, Etoile Meydanındaki Arc de Triomphe un açıklığından yine aynı akstaki La defense’ı seçmeye çalışarak Fransızların aksiyel şehircilik anlayışına şapka çıkarmak ve Tuilleries bahçelerinin kalabalıktan güzelliğini farkedemiyecek olsanızda, o kalabalığı yutan genişliğine ve düzenine hayran olmak gerekiyor.
Louvre, görkemli bir etkiliyiliğe sahip, tarihte birçok sansasyonel olaya ev sahipliği yapmış bir saray. Üç ana binadan oluşan bugünkü haline tabiki yüzyıllar süresince ulaşmış. Müzenin içinde, sarayın ilk yapılmaya başlandığı zamandan bugüne gelene kadar geçirdiği evreler ve planların gösterildiği bir bölüm mevcut. Yönetenlerin büyük düşünmeleri, zaman içinde dünyanın en tanınmış
müze ve saraylarından birinin oluşumuna sebep olmuş . Özellikle, Tuilleries bahçelerini ilk kez planlayan Catherine de Medicis, zamanından günümüze kadar korunarak hatta geliştirilerek gelmesi bizim gibi her önüne gelen yeşil alanda imar değişikliği ile lüks konut yapmaya çalışan bir şehircilik zihniyetinden gelenler için önemli bir örnek oluşturuyor. Bu bahçeler bizde olsa hemen bazı kurumlara verilip saray manzaralı lüks site yapılırdı.
Meşhur cam piramitin kenarında biraz dinlenip ,Tuilleries bahçelerinin sonsuz gibi görünen derinliğinde ilerlemeye başlıyoruz. Pazar olduğu için neredeyse Paris şehrinin yarısı turistlere karışıp, büyük süs havuzlarının kenarında dinlenmeye ve kitap okumaya gelmişler. Müthiş bir
kalabalık ama şaşırtıcı bir huzur ve sakinlik hakim. Adı bahçe olan ( Jardin de Tuilleries )aslında bir orman büyüklüğündeki alan, son derece bakımlı, çöp ve pislik söz konusu değil, çimler özenli kesilmiş, ağaçlar aynı boyda ritmik düzende ve bakımlı.
Bitmek bilmez gibi görünen bir yürüyüş sonrasında , yuvarlak formdaki Concorde meydanına geliyoruz. Bu noktada Seine nehrinin karşına geçip Les İnvalides ‘e ulaşıyoruz.
Seine nehrinin kenarında bir fotomodel eşliğinde fotoğraf çekimi yapılıyor. Moda ve model, bizim için klasik bir Paris figürü sayıldığından özellikle çocuklar, hiç görmemiş gibi ( aslında
görmediler ) biraz fazlaca ilgi göstermiş olmalıyız ki çekimi bırakıp bizi izlemeye başlıyorlar. Utanarak, Les İnvalides’e doğru çekiştiriyoruz çocukları.
Les İnvalides, 1670 tarihinde, XIV. Louis’nin emriyle, monarşinin savunması için canını verenlerin onuruna askerlerin kalan günlerini rahatlıkla geçirebilmeleri için inşa edilmiş. Halen, gazileri ağırlamaya devam eden bu kompleks anıt, askeri nekropol ve çok sayıda müze dahil olmak üzere pek çok yapıya ev sahipliği yapıyor.
Eiffel kulesine en güzel yaklaşma noktası, Les İnvalides’in arkasında ve Eiffel Kulesi’nin
hemen önünde uzanan, devasa Champs de Mars parkı boyunca yavaş yavaş ilerlemektir. Uzaktan küçük görünen yapı, yaklaştıkça yavaşça bütün azametini hissettirir ve altına geldiğinizde onun etkileyiciliğinin esiri olmuşsunuzdur artık. Bu nedenle Les İnvalides in yanından arkasına dolanıp, Champs de Mars parkında ilerlemeye başlıyoruz.
Her adımla sindire sindire yanına geldiğimiz Eiffel kulesi, dünyanın en tanınmış simge yapısı olma ünvanını hakediyor. Nedenini anlamak için kesinlikle gelip altında durmak ve o ezici azameti yaşamak gerekli.
Eyfel Kulesi, 1887 ile 1889 yılları arasında Gustave Eiffel’in firması tarafından, Fransız
Devrimi’nin 100. yıl kutlamaları çerçevesinde inşa edilmiş. İsmini, inşa ettiren firma olan Gustave Eiffel‘den alıyor. Kule ilk yapıldığında Paris halkının oldukça tepkisini çekmiş ve sadece 20 yıl için izin alınmış. Ancak daha sonra karlı bir cazibe merkezi olduğu ve iletişim için işe yaradığı farkedilince sökülmesinden vazgeçilmiş.
Yapımında çelik değil demir kullanılmış ve özel tekniklerle günümüze kadar dayanmış. Günümüzde yılda 6 milyona yakın turist çeken bir mimari şaheser olarak kabul ediliyor.
Eiffel Kulesi, 300 m yükseklikte, zirvesindeki televizyon vericileri 27 m daha yükseklik kazandırmış. Kamuya açık platformlar 57 m, 115 m ve 276 m. Ayaklarda yer alan asansörlerle kuzey, batı ve doğu kanatlarından ilk iki platforma ulaşılıyor. Asansörler yatay ve çekişli. Korkanlar veya muhteşem sırada beklemek istemeyenler için dördüncü ayakta merdivenle çıkış imkanı var.
İlk ve ikinci katlarda lokantalar var. Ayrıca ilk katta, Eiffel Kulesinin tarihinin anlatıldığı bir
sergi yer alıyor. Seyir terasından tüm Paris’i 360 derece görmek mümkün. Şehir, neredeyse dümdüz olduğu için çok uzak noktalara kadar görülebiliyor.
Bu noktadan sonra, tek bir hat ile en tepeye çıkılabiliyor, ancak aşağıda bilet alırken hangi kata kadar çıkacaksanız ona göre ödeme yapmanız gerekli. En üst platform, hem çatılı hem de üstü açık bir alana sahip. Ancak, 2.kattaki seyir terası kadar keyifli bir seyretme olanağı vermiyor çünkü çok yükseldiği için görüş biraz kaçıyor. Amaç daha ziyade adrenalin ya da Eiffel’in en tepesine çıktım demek.
Uzun yürüyüş, uzun kuyruk, heyecan ve bunaltıcı hava artık herkesi tükettiği için daha fazla ayakta kalamayıp otele metro ile dönüyoruz. Biletleri 10’ luk kombine olarak almak daha
ucuz. Paris bölgelere ayrılmış ve biletleri gezmek istediğiniz bölgelere göre alıyorsunuz. Yani 1.bölge bileti ile 6.bölgeye geçemiyorsunuz, böyle kapsamlı bir ulaşım ağı yapıp da bölge bölge ayırarak kasmaya ne gerek varsa. Herhalde gereksiz trafiği engellemek için düşünülmüş olmalı.
3 günlük ve tüm bölgeleri kapsayan alternatiflerde mevcut. Gezi planına göre uygun alternatifi seçmek gerekiyor. Ancak, havaalanı, Versailles Sarayı ve Eurodisney, Paris’in bölgelerinin dışında kaldığından oralara gitmek için ayrı biletler gerekli olduğunu unutmamak lazım.
Bizim artık Paris gecelerine akacak halimiz kalmadığın için ilk gecemizi, Les Halles bölgesinde geçiştiriyoruz. 10’arlık gruplar halinde yemek yiyen zenci güruhlarla birlikte birşeyler atıştırıyoruz.
Nerede bu Paris’liler ?…
paris-2-gun-notre-damesacre-coeur
paris-4-gun-opera-garnierlouvre