24 Eylül Perşembe 2009
Akşam dönüyoruz. Elbette 5 gün Paris için çok kısa bir süre. Ne doğru dürüst bir müze gezebildik, ne de görülecek yerlerin yarısını bitirebildik. Seine Nehri’nin güney tarafına hiç geçemedik. ( Monparnasse, St.Germain des Pres, Les Jardin du Luxembourg v.s.)
Yine hızlı bir kahvaltı ile ( zaten yiyecek doğru dürüst pek bir şey yok ) güne hızlı başlıyoruz. Benim özel olarak merak ettiğim bir bölge ile başlayacağız, Marais, eski Yahudi mahallesi. Otele yürüme mesafesinde yakın olduğu için yine Rue de Rivolı’ye çıkarak bu sefer doğu tarafına doğru yönleniyoruz.
Rivoli Caddesi ne çıkmadan karşımıza, Centre Pompidou çıkıyor. Bütün bina yaşamı için gerekli olan altyapı borularının dışarıdan ve açıktan geçerek binanın dış cephesini oluşturduğu modern mimarinin önemli örneklerinden biri olan yapı, Avrupanın en büyük modern sanatlar müzesine ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda bünyesinde geniş bir halk kütüphanesi ile müzik ve akustik araştırmaları enstitüsü bulunduruyor.( www.centrepompidou.fr )
Hemen karşısında ise Hotel de Ville ( belediye binası ) tüm klasik ihtişamı ve geniş meydanı ile iyi bir kontrast oluşturuyor.
Rivoli Caddesi’nden eski hapishanenin Fransız İhtilali ile yıkılmasından sonra bugün yerinde sadece temsili bir anıtın yer aldığı Place de la Bastile ( Bastil Meydanı )e doğru 10dk.lık bir yürüyüşten sonra,Victor Hugo müzesinin de yer aldığı, bugün içindeki mağazaların genellikle sanat evi veya sanat galerisi olarak kullanıldığı Place des Vosges ‘u çevreleyen birbirinin aynı yapılar topluluğu ile karşılaşıyoruz.
Paris’in en eski ve planlanmış meydanlarından biri olan Place des Vosges ( 1605-1612 ), sakinliği ve huzuru temsil ediyor gibi. Meydana dik gelen etrafındaki caddeler ise Paris dükkanlarının temsili ifadesi olan renkli
kartpostal resimleri andırıyor. Kendinizi bir anda modern Paris’in turistik keşmekeşinden uzakta, 16.yy.ın içinde, kendi halinde karakteristik bir kasabada bulmuş gibi hissediyorsunuz.
Ziyaretçilerini bedava ağırlayan Musee Carnavalet ise Paris ‘in tarihi, Parislilik ve Paris ev hayatı ile ilgili güzel bilgilerin alınabileceği keyif verici bir gezi durağı oluyor bizim için . ( www.carnavalet.paris.fr )
İstanbul’a gelen koleksiyonu ile idare edip hemen yakındaki Musee Picasso’yu gezmekten vazgeçerek metro ile Paris ‘in tarihi ruhundan modern çağa, günümüze, hızlı bir geçişle, tam ters istikamete, La Defense ‘a gidiyoruz.
La Defense, Musee du Louvre ‘un bahçesindeki küçük Arc de Triomphe du Carousel ‘den başlayıp, Champs Elysee’nin ekseninde devam ederk, Etoile Meydanındaki büyük Arc de Triomphe ‘dan geçen aksın, modern dev bir Arc de Triomphe olarak yaratılan La Defense binasında son bulması amacı ile dizayn edilmiş bir iş merkezi.( www.ladefense.fr )
La Defense binasının bulunduğu bölge, çevresinde çok uluslu şirketlerin yükselttiği yapıların yer aldığı Paris’in iş merkezi. Yani İstanbul’un Levent bölgesi, diye bir gönderme yapamayacağım çünkü Leventteki gibi yol, altyapı, park, sosyal alan gibi mevhumlar dikkate alınmadan sadece bina kondurmak ve pahalıya kiraya vermek usulü ile yaratılmamış. La Defense binasının önünde çok büyük bir açıklık alan bırakılmış. Bu meydanın altı başlı başlına bir başka dünya. Metro istasyonu formatında
bir alışveriş alanı. Yani bu kadar yoğun yapı ve nüfusa rağmen ulaşılamazlık yada trafik düğümleri gibi sorunlar baştan bertaraf edilmiş.
La Defense’ın ortasından bakıp uzaklarda Champs Elysee ‘yi geçip, Louvre’a kadar boş bir aksiyel alan yaratmak da ayrı bir şehircilik harikası tabii. Bir şehri büyük yapan sadece alan büyüklüğü değil maalesef, vizyon meselesi.
Etraftaki bol miktarda alışveriş merkezi binalarda yemek yeme alternatifleri çok kalabalık olsa da çeşitli. Buna karşılık, çalışanların çoğunluğunun ellerine bir sandviç alıp merdivenlerde oturarak yemeleri ise şaşırtıcı. Ya yemekler çok pahalı – ki öyle – ya da burada alışkanlık böyle. Bizde bir şey almak için bir alışveriş merkezine giriyoruz ve tam orta yerde insanların bir hoca eşliğinde grup halinde folk dansı yaptığını görüyoruz. Son derece keyifli bu durumu bizden başka kimse garipsemiyor. Vakti dolan gidiyor, yerine başkası geçip dans etmeye başlıyor. Adamlar hayattan keyif almayı biliyorlar.
Yemek yeme yerlerindeki kalabalığı görünce bizde elimize bir sandviç alıp merdivenlere tünüyoruz ve Paris’e uzaktan bakarak el sallıyoruz…
Elbette yetmedi. Şehrin kısmen dışında olan Versailles Sarayı ile Chateau de Vincennes görülmeli Parc Asterix’de eğlenilmeli idi. Yine Paris’lilerin binaları kadar övündükleri Les Jardis du Luxembourg ( Lüksemburg Bahçeleri ) ve Bois de Boulogne (Bulogne Ormanı )da şehrin göbeğinde doğayı hissetmek için dolaşılmalıydı. Quartier Latın ve St.Germain Des Pres ‘nin caddeleri arşınlanmalı Pantheon’un ilginç mimarisi incelenmeli idi. Gezemediğimiz diğer müzeleri ise saymak zor. La Villette parka gidip meşhur Geode küresini de göremedik. Deli gibi koşturmaktan dünyaca ünlü Fransız mutfağının spesiyalitelerinden de tadamadık.
İnşallah başka bir gezide kalanları tamamlarız dileği ile şimdilik ,
AUREVOİR PARİS ( elveda )
( ya da A BİENTOT demeli, görüşmek üzere anlamında… )