Çocukla Geziyorum

LONDRA – 2.gün WEST END, Marylebone

23 Ekim Salı 2012

Sherlock Holmes Müzesi, Mmme Tussaud Mumyalar Müzesi, Oxford Street, Regent  Street

Klasik bir Novotel kahvaltısına uyanıyoruz. Bulunduğumuz bölge itibarı ile kahvaltı salonu takım elbiseli iş adamları ile dolu. Kahvaltı salonunun sokağa bakan geniş camekanının önünden, bir arka sokaktaki london-city1[1]Frenchchurch tren istasyonuna Londra’nın doğusundaki yerleşimlerden gelen, takım elbiseli insan kalabalıkları geçiyor. Metro yada nehir ulaşımı ile işyerlerine yetişme telaşındalar. Kalabalığın neredeyse tamamı beyaz yakalı çalışan kesim, yani ofis çalışanları. Kahvaltı ettiğimiz bir saat boyunca kalabalık azalmadığı gibi nitelik olarak da farklılaşmıyor.

Londra çok büyük bir şehir ve şehri ikiye bölen Thames Nehri’nin her iki yakasında da çok sayıda iş merkezlerine sahip. İstanbul’a göre az sayılabilecek bir rakam olan 8 milyon nüfus ile Avrupa’nın en büyük başkenti. Çok ciddi bir uluslararası çalışan kesiminin yanı sıra, aynı zamanda Avrupa’nın en fazla etnik ve dinsel çeşitliliğe sahip metropolü. Bu nedenle dünyanın her yerinden kültürel esintiler ve mutfak lezzetleri sunuyor.

IMG_1359Kozmopolit yapısı, Londralıları hoşgörülü ve kibar yapmış, hangi milletten olurlarsa olsunlar Londralılar nazik ve iyi niyetli görünüyorlar. Çalışan, okuyan, yaşayan hatırı sayılır bir Türk nüfus da bulunuyor.

Metroya kapanmaktansa yine 15 numaralı çift katlı kırmızı otobüslere, bu sefer doğru yöndeki durakta bekleyerek biniyoruz ve bakına bakına Oxford Circus’a kadar gidiyoruz. Otobüs güzergahları da metro hatları gibi, haritadan nereye gitmek istediğinizi ve geçen otobüs hatlarını takip edebiliyorsunuz.

15 numaralı hat, Tower of London’ın önünden başlayıp, Thames Nehri’ne paralel bir güzergah ile St.Paul Katedrali’nin önünden geçiyor, Trafalgar Meydanı’ndan yukarı Piccadilly Circus’a çıkıyor ve Regent Street’ten devam edip, Oxford Circus ‘a çok az kala nihayetleniyor yada tam tersi. Bu güzergah Londra’nın merkezi turistik hattı olarak kabul edilebilir. Güzergah üzerinde ineceğiniz noktaya göre başka gezilecek yerlere dağılabiliyorsunuz.

Oxford Circus’dan başka bir otobüse binerek, Marylebone mahallesinin Georgia tarzı güzel sokakları ve bir Londra karakteristiği olan üç katlı sıra evler arasından geçiyoruz. Bu konutlar, IMG_2244iki yada üç katlı tuğla cepheli sıra evler. Bir köprü ile 2 kattan yapıya giriliyor ve kaldırım hizasının altında kalan zemin katın önünde bir açıklık yer alıyor. Son derece prestijli görünen bu evleri geçince, Sherlock Holmes Müzesi’nin bulunduğu Baker Street’te iniyoruz.

1891 yılında, Londra’da Artur Conan Doyle tarafından yaratılan Britanyalı dedektif Sherlock Holmes polisiye edebiyatın önemli, ilk kişiliklerinden biri. Hikayeler önce, dönemin gazetelerinde basılmış ve polisiye türün halk arasında sevilerek yaygınlaşmasına sebep olmuş.

Duygusal yönlere kaymadan, insanları bir denklem olarak ele alan bu son derece karakteristik dedektifin, kitaplarda her zaman adresi olarak gösterilen Baker Street ( Baker Sokağı ) 221B numaralı ev, hayranları ve meraklılarının ziyaret etmesi IMG_1365için, gerçek bir karakter gerçekten bu evde yaşamış gibi dekore edilerek bir nevi müzeye dönüştürülmüş.

Sherlock Holmes’ün kimliğini yansıtan alışkanlıkları, kullandığı objeler, bazı maceralarda yer alan karakterler,  üç katlı yapıda oldukça detaylı olarak sergileniyor.( yetişkin 6£ çocuk 4£ )Binanın zemin katındaki mağaza da, müze mağazası olarak meraklılarına kitaplar, hediyelikler, Sherlock Holmes adı ile keyifli objeleri satışa sunuyor.( www.sherlock-holmes.co.uk )

Baker Steet’ten güneye inip, Marylebone Caddesi‘nden sola dönüyoruz ve Madame Tussaud Mümyalar Müzesi’ne geliyoruz. Balmumundan heykel müzeleri, Madame Tussaud şubeleri dahil  Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde çokça bulunuyor olsa da, ilk kurulduğu yerde gezmemek ayıp olur diye düşündüğümüz için gezmeye karar veriyoruz.

Londra’da çok güzel bir uygulama var, gezilecek yerlerin tamamına yakınının biletlerini internet ortamından alabiliyorsunuz ki, kesinlikle öyle yapmak gerekiyor. Biz iki gün başka programlara bağlı olunca, diğer günler kendimizi kasmamak adına, biraz da biz Türk’üz bize bir şey olmaz kuyrukta da bekleriz vurdumduymazlığı ile almadığımız internet biletlerinin, sadece bir saat boyunca bilet almak için madame-tussauds[1]kuyrukta bekleyince, nasıl bir eksiklik olduğunu anlıyoruz. ( www.madametussauds.com/London  )

London Eye, Madama Tussauds,The London Dungeon ( korku evi ) ve Sealife London biletleri, tek yada kombine olarak satılıyor. ikili, üçlü, dörtlü alternatif olarak alabiliyorsunuz ve elbette daha ekonomik oluyor. Biz London Eye ‘lı bir kombinasyon yapıp adam başı 37,26 £ ödüyoruz. Zaman kısıtlaması yok, nasıl olsa bir ara çıkarız diye.

Bir saat kuyrukta bekleyince müzeyi gezme zevki biraz örseleniyor. Madame Tussauds, gençliğinde amcasından öğrendiği balmumundan heykel yapma işi sayesinde, giyotinle başı kesilen pek çok kişinin yüz maskelerini çıkarmak gibi bir görev üstlenmiş ve daha sonra yerleştiği İngiltere’de, bu uğraşı müzeciliğe çevirmiş bir hanım.

IMG_1370Çocukluğumun Madame Tussauds’unda daha fazla İngiliz tarihine yönelik şahsiyet ve tarihi sahneler yer alırken, bu günkü müzede, popüler starlar, sporcular, daha yakın tarihe mal olmuş kişilikler ve bugünkü kraliyet ailesi sergileniyor. Eskiden saldırılar nedeni ile bir camekan içinde sergilenen Adolf Hitler, bugün ortada kimseyi ilgilendirmiyor.

Sevdiğimiz birkaç karakter ile fotoğraf çektiriyoruz . Dört önemli dünya liderinin bulunduğu noktada ise gözlerimiz doluyor. Ghandi, Mandela , ( 3.yü unuttum ) ve Atatürk. Dünya tarihinde yer etmiş ve kendi uluslarının tarihlerini değiştirmiş liderler olarak yer alıyorlar.

Müzenin son durağında, nihayet biraz oturabildiğimiz bir salonda, dört boyutlu bir film izleniyor ( koku ve ıslaklık hissi )Bir ”Black Cab” ( Londra taksisi ) ile London Spirits adı altında, neşeli bir tarzda düzenlenmiş Londra tanıtım turu yapıyorsunuz.

Böylece müzeden çıkınca, Çaka’nın daha ilk gördüğü andan itibaren ısrarla tutturduğu Black Cab’lere binmek farz oluyor. Otobüs durağına kadar yürüyecek hal ve istek olmaması aslında en önemli neden tabii. ‘’Bileti internetten almamanın cezasını ayaklar çeker’’ de bir Londra özlü sözü olsun.

IMG_2246Binmeden önce gideceğiniz yeri tarif ediyor yada caddeyi söylüyorsunuz çünkü arka oturma bölmesi ile şoför arasında cam var. En fazla dört kişi bindiriyorlar ve kısa mesafelerde, dört kişinin otobüs bileti fiyatından fazla tutmuyor. Normal koltukların karşına, şoförün arkasına, açılır kapanır portatif oturmalıklar monte edilerek, kapasitenin gerektiğinde dört kişiye çıkması sağlanmış ( Türkiye’de olsa geniş orta alana yerde üç kişi almak kaydı ile en az 8 kişi sığdırabilirsiniz ) Camlı bölmenin üzerindeki ekrandan da Londra hakkında bilgiler veriliyor.

Marylebone High Street’ten, Oxford Street’e doğru inerken, Wigmore Street köşesinde inerek, kalabalığı takip edip, yayalaştırılmış bir ara yola çıkıyoruz; St.Christopher Place ( meydan ). Burası Oxford Street’in birkaç yüz metre içerisinde, kendi içine kapalı kalmış, ana caddenin kalabalık ve kargaşasından uzak bir vaha. Çeşitli restoranlarla sakince bir yemek yeme zevki sunuyor.

IMG_9046[1]Türk Restoranı Sofra’nın burada bir şubesi olduğunu görerek şaşırıyoruz. Türk Şef Hüseyin Özer’in Londra’daki Sofra Restoranları zincirinin, buradan başka üç ayrı şubesi ve Katar ile New York’da da başka şubeleri bulunuyor. ( www.sofra.co.uk )

Öğle vakti hınca hınç dolu hatta kapıda kuyruk olduğu için girmek mümkün olamıyor. Türk yemeklerinin başka bir ülkede nasıl lanse edildiğini ve farklı malzemelerle, farklı damaklara hitap edecek şekilde nasıl harmanlandığını görmek iyi bir deneyim olurdu diye düşünsek de, aç ve yorgun olan çocuklar bir kere daha kuyruk beklemek istemeyip, İtalyan Restoranı olsun bari diye ısrarcı oluyorlar. İlk yer bulduğumuz bir restorana giriyoruz. Ev yapımı raviolileri ve milanez soslu tavuğu ( Pollo di Milanese )lezzetli, restoranı da düzeyli ve makul fiyatlı buluyoruz.

Oxford_Street_December_2006[1]Doyduktan ve biraz dinlendikten sonra Oxford Street’in kalabalığına kendimizi bırakabilecek gücümüz yerine geliyor. Bir yüzyıl boyunca Londra’nın ana alışveriş merkezi olmuş,  daha ziyade Selfridges, Debenhams gibi büyük mağazaların ve orta düzey alışveriş olanaklarının sunulduğu yaklaşık 3 km.lik, Oxford Caddesi, Londra’nın en insan kalabalık yerlerinden biri. Gezmesi neredeyse bir gün sürebilecek büyük mağazalarla hiçbir zaman vakit kaybetmediğimiz için önünden geçmekle yetiniyoruz ama, başka bir hata yaparak, daha doğrusu siparişler olduğu için mecbur kalarak, Londra’da neredeyse her 500 mt.de bir şubesinin bulunduğu ‘’Boots’’ isimli ecza marketlerinden birine giriyoruz.

1550176910_502bb8863a_z[1]Domates salatalık inceler gibi raflarda ilaç incelediğiniz bir mağaza burası. Reçeteli ilaçlar ayrıca bankodaki görevlilerden alınıyor ama bizde reçeteye tabi pek çok ağrı kesici, ateş düşürücü veya mide ilacı kapsamındaki ilaç, envai  çeşitte sıra sıra raflarda bulunuyorlar.

Artık orta yaşa yaklaşmış olmanın verdiği doğal bir düşkünlükle mi yoksa, rafta duracağına bende dursun tarzındaki klasik market psikolojisi ile mi bilemiyorum, gerekli gereksiz bazı ilaçları satın almaktan kendimizi engelleyemediğimizi itiraf edeyim. Gezinin geri kalanında da sıkça uğradığımız bu marketlerin aslında en faydalı noktası çocuklar için lazım olabilecek basit ilaçların çoğuna yer vermesi. Her seyahatte yanınızda taşıdığınız bir torba ilaca gerek kalmıyor, en azından Londra için.

IMG_2225Çocuklar çikolata raflarını fazla dağıtmaya başlayınca mecburen kendimizi çıkartmak zorunda kaldığımız ‘’Boots’’ macerasından sonra, Oxford Circus kavşağında kesişen Regent Street’e devam ediyoruz.

1812 yılında John Nash tarafından büyük bir gecekondu alanı ortadan kaldırılarak tasarlanmış bu cadde, doğudaki Soho Bölgesi ile batıdaki şık Mayfair Bölgesi arasında bir çizgi oluşturuyor. Bu caddede, ortanın üstü gelir düzeyine yönelik, daha ziyade büyük markaların kendi mağazaları var. Tudor taklidi bir binadaki Liberty mağazası ile yanından girilen Carnaby Street ise, alternatif özel tasarım mağazalarının adresi.

Bizim ilgimiz tartışmasız olarak tek bir hamleys[1]mağazaya yönelik oluyor, kırmızı bayrakları ile Regent Street’in ilgi odağı bir konumdaki Hamley’s. Dünyanın en büyüğü olduğu iddia edilen bu altı katlı oyuncak mağazası, çocuklar için gerçekten özel bir mekan. Oyuncak adına görebilecekleri binlerce çeşit ve marka bir arada. Her kat farklı konseptlere ayrılmış  ve her katta çeşitli ürünlerin tanıtımı yapılıyor.

Londra’da pek çok üründe olduğu gibi    ‘’2 al 1 öde’’ kampanyası burada da bazı oyuncaklarda var. Kampanya nedeni ile, olmazsa olmazımız, bir hatıra köpeği alacakken, iki köpek almak durumunda kalıyoruz. Çok şükür ki oyuncak yaşını geçmiş büyük oğlum bir istekte bulunmuyor ve Londra’daki alışveriş kotası bir köpek ile sınırlı Çaka’da bir köpek yerine iki köpek sahibi olduğuna o kadar mutlu oluyor ki, çocuklarla girdiğinizi görünce direkt olarak kapıdaki görevlilerin elinize bir sepet IMG_2261tutuşturduğu, zorlu geçeceğini düşündüğümüz Hamley’s badiresini,  sadece 15 dakika boyunca birbirimizi kaybetmek sureti ile az hasarlı ve oldukça ekonomik olarak atlatıyoruz.

Caddeyi boydan boya dolaşıp yorgunluktan ölmeden önce, 15 numaralı otobüs ile otelimize dönüyoruz. Çok fazla dükkan, çok fazla alışveriş seçeneği ve çok fazla insan var. Bir İstanbullunun sevebileceği ve kendini rahat hissedebileceği hareket ve dinamizme sahip Londra.

İngiltere’nin en tanınmış yemeği olarak  Fish&Chips yapan kafeler, pub’lar ( İngiliz tipi bar )sayısız olduğu gibi Gordon Ramsey, Alain Ducasse gibi Holywood starı muamelesi gören ünlü şeflerin restoranları, Hakkasan, Zuma, Nobu gibi uluslarası büyük restoran yatırımları ve sayısız Michelin yıldızlı restoran var. Hint, Tayland, Uzakdoğu, İtalyan mutfakları, sıkça rastlanan işletmeleri ile dikkat çekiyor.

imagesCADAK0T2Bir başka dikkat çekici sıklıkta ve seçenekte bulunanlar  fast-food zincirleri – Mc Donalds( USA ) Pret-A-Manger ( Fransız ), Garfunkell’s( İngiliz ), Eat( İngiliz ), Express Pizza( İtalyan ), Fiori Pizza( İtalyan ), Wasabi ( Uzakdoğu ), Pizza Hut ( USA ), Wrap İt ( Lübnan ), Leon ( Belçika), Noetes( Meksika), Ye Olde London ( İrlanda ) gibi yemek zincirleri, Cafe Nero( İtalyan ), Costa Cafe ( İskoç ), Starbucks( USA ), Cafe Rouge( Fransız )  gibi kafe zincirleri sınırsız. İş çıkışı bir içki takılanların zinciri ise All-Bar-One. Sayısız mahalle Pub ve restoranları da cabası.

Bu kadar sonsuz seçeneğin arasında hiçbirine girecek ve bir şey yiyebilecek halimiz kalmadığı için otelin önündeki seyyar satıcıdan ayaküstü bir şeyler atıştırıyoruz ve aldığımız su ‘’Saka’’ marka çıkınca alışmış olduğumuz bir su lezzetini bulmaktan mutlu oluyoruz.

Odada atıştırmalıklar ve Cadbury ( çikolata markası )çeşitleri ile 28 üyeli köpek ailemize yeni katılan ‘’Cesur Dodi ‘’ ve ‘’Şirincik Dodi’’ ye Hoşgeldin partisi yapıyoruz….

sherlock-holmes-ingiltere-londra

londra-1-gun-londra-genel

 

londra-3-gun-soho-covent-garden

londra-4-gun-tower-hill-high-tea

londra-5-gun-whitehall-leicester-square

londra-6-gun-hyde-park-mayfair-st-james

londra-7-gun-greenwichbanksidesouthbank

 

DSCN0303DSCN0430

Paylaşın: