Çocukla Geziyorum

LONDRA – 6.gün Hyde Park, MAYFAİR, ST.James

27 Ekim Cumartesi 2012

Hyde Park, St.James, Bond Street, London Zoo

somerset_house_courtyard__600x[1]Bugün haftasonu ve İngiliz okullarının ara tatili olduğu için ne kadar çocuklu aile varsa otele akın etmiş durumda, bizim gibi Novotellerin avantajından faydalanıyor olmalılar. Sadece İngilizler değil Fransız ailelerde dikkat çekici çoğunluktalar. Paris’ten ( yada başka yerden )hızlı tren ile Manş Tüneli’nden geçerek 3 saatte Londra’ya ulaşılıyormuş.

Haftasonları işgünü olmadığı için, bazı yollarda tamirat ve bakım yapılıyor. Bu nedenle her zamanki güzergahımız kısmen trafiğe kapatılmış.15 numaralı hat yolunu değiştirerek daha bir güzellik yapıyor ve Thames Nehrine paralel sahilden gidiyor, böylece Thames kıyılarındaki yapıları da yakından görme fırsatı buluyoruz.

Aslında Londra‘nın merkezi denebilecek yer, Londra yerleşiminin başladığı bölge. Bugün yaklaşık 300.000 kişinin çalıştığı iş StPauls1[1]merkezi olan bölge bir zaman Londralıların yaşadığı ve çalıştığı alanmış. Gece adeta boşalan iş merkezi bölgesinde, geçmişe ait izleri bulmak zor çünkü 1666 da çıkan Büyük Yangın’da eski Londra‘nın dörtte üçü kül olmuş.

Tower Hill bölgesinden Westminister ‘e kadar olan alanda fazla turistik olma sa da dikkat çeken yapılar; Temple – ortaçağdan beri İngiltere ve Galler’de baroya katılmak isteyen avutkatların bir süre çalıştıkları Avukatlık Stajı Hanları’nın en büyüğü; Sir John Soane Müzesi-Bank of England’ın başmimarı olan Sir John bu evi sanat ve antika kolaksiyonunu depolamak için yapmış ve rehberli turlarla geziliyor; Somerset House-ilk devlet dairesi olan bina bugün pek çok sergiyi barındırıyor ve geniş avlusunda kış aylarında paten kayılıyor ve St.Paul Katedrali – Christopher Wren tarafından tasarlanarak 1710 da tamamlanmış.

apsley[1]Aktarmalı bir otobüs seferinden sonra Hyde Park Corner’da iniyoruz. Hyde Park’ın ana girişine gelmeden önce, ‘’Demir Dük’’ olarak bilinen Wellington Dükü’nün eski evi, Aspley House’un önünden geçiyoruz.1952 yılından beri Wellington Müzesi’ne ev sahipliği yapan binada İspanya Kralı’na ait sanat koleksiyonu bulunuyor.

VIII.Henry’nin daha fazla av alanı yaratma arzusunu karşılamak için kiliseden zorla aldığı Hyde Park, ilk kez I.James zamanında halka açılmış. Tarihi boyunca, idamlar, soygunlar ve düellolara sahne olan Hyde Park hala toplanma noktası olarak siyasi gösteriler ve konuşmaların yapıldığı bir kimliğe sahip.

Parkın, Oxford Caddesi‘nin batısına gelen kuzey ucundaki Marble Arc ( Mermer IMG_1661Kemer ), tarihi bir öneme sahip çünkü 1783 yılına kadar şehrin İdam Meydanı olarak kullanılmış. Arkasında yer alan Speakers Corner ( Konuşmacılar Köşesi ) da Pazar günleri isteyen konuşmacılar konuşma yapıyorlar.

Parkın ortasında yılana benzediği için bu adı alan Serpentine isimli sunni bir göl bulunuyor ve üzerinde kano yada deniz bisikleti ile gezilebiliyor. Gölün batı yakasında kalan bölümde, Kensington Bahçeleri ile Kensington Sarayı yer alıyor. Bu saray, Prenses Diana’nın evliliğinden ölümüne kadar yaşadığı konut. Anısına bir çocuk oyun alanı düzenlenmiş.( Diana Memorial Playground )

Serpentine Gölü’nün Lancaster kapısının yanında ise benim gibi çocukluk aşkları hyde parkPeter Pan olanların mutlaka ziyaret etmeleri gereken Peter Pan heykeli bulunuyor.

Bir mahalle büyüklüğünde, muazzam bir açıklıkta, huzur dolu bir ortamda, sarı yeşil renkleri ile yükselen ağaçlar, dökülmüş kuru yapraklar arasında fütursuzca dolaşan sincaplar, bize sonbaharın bütün güzelliğini yaşatıyorlar.

Bizim için soğuk bir gün olmasına rağmen oldukça ilgi gören parkta, insanlar, paten kayıyor, koşuyor, spor yapıyor, köpek gezdiriyor, çocuklarla eğleniyor, dolaşıyor yada ata biniyor. Yaşadığımız şehirde alışık olmadığımız bu görüntüler, şehir içindeki böyle vahaların insanın ömrüne ömür kattığı, tüm stres ve yorgunluğu bir anda atıverdiği, kendini yenilediği yerler.

hyde parkSonbaharın tüm renklerini barındıran ağaçların arasında koyu mavi suları ve üzerindeki sayısız kuş ve kanatlı çeşidi ile Serpentine Gölü çok canlı görünüyor. Kıyısındaki kafede birşeyler içelim diyoruz. Kahvelerimizi ve seçtiğimiz keklerimizi alıp, açık havadaki terasta oturmak için çocukları yollayarak, tuvaleti ziyaret ediyorum.

Döndüğümde çocukları telaş ve korku dolu yüz ifadeleri ile kafenin camekanlarına yapışmış bir halde buluyorum. Dışarı çıkıp tepsileri masaya koymaları ile kuşların saldırına uğramaları bir olmuş. Tabaktaki keklere hücum eden kuşlardan, son anda yetişen Tekin, dökmek üzere oldukları bir kahveyi ve ayakları altında der top edip gagalamaya çalıştıkları Çaka’nın beresini zor kurtarmış.

hyde parkNeden kimsenin açık terasta oturmadığını anlamış oluyoruz ve bu Alfred Hitckok’un Kuşlar filmini aratmayacak aksiyon ile Hyde Park kuşlarını 25 £ ( 75 TL. ) ödediğimiz keklerle beslemiş oluyoruz. İçinde tek bir kırıntı dahi kalmayan tepsiyi içeri iade edip, yine de gözümüze güzel görünen parkta, ağaçlarda özgürce dolaşan sincaplarla oyalanarak çocukların yaşadığı dehşeti unutturmaya çalışıyoruz.

Geldiğimiz gibi Hyde Park Corner yönünden çıkıp Piccadilly Caddesi üzerinde ilerliyoruz. Caddenin güney bölümü olan St.James mahallesi, 1670’li yıllarda kraliyet kürsüsünün bulunduğu St.James Sarayı’nı çevreleyen bölge, yani kraliyet ve aristokrat konutları bu bölgede yer alıyor. St.James Street ve Pall Mall Street boyunca üyelere özel kulüpler st.james streetsıralanıyor. ( Gentlemen’s Club )

Bu kulüpler, İngilizlere özgü erkek şovenizminin ve özel okul snopluğunun ürünü olarak, kökenleri 18.yyda yaygın olan kahve dükkanları ve çikolata evlerine dayanıyor. Jules Verne’in romanı ‘’Seksen Günde Devri-Alem ‘’ deki kahraman Phileas Fogg’un, yolculuğuna çıkış noktası Pall Mall Caddesi‘ndeki Reform Club.

Piccadilly Caddesi’nin arka paraleli ve Fortnum&Mason binasınında arkasında yer alan Jeremy Sokağı‘nda ise ceket ve kravatın zorunlu olduğu restoranlar ile müşterilerine özel hesap açan üst düzey erkek giyim mağazaları bulunuyor. Önünden geçtiğimiz, sadece Havana puroları ile havyar satan mağaza ve özel bir şarap butiği, bölgenin özelliğini çok net ve kısaca özetliyor.

st.james sarayıSt.James Street ile Pall Mall Street’in kesiştiği noktada konumlanmış St.James Palace, ( St.James Sarayı ), VIII.Henry’nin Ann Boleyn için yaptırdığı Buckingham Sarayı’ndan önceki kraliyet konutu . Nedense, kırmızı tuğla cepheli Tudor görünümü, yere yakın yüksekliği ve sokağın ortasında öylece duruyor olması ile çok hoşuma gidiyor. Halk ziyaretine kapalı olduğunu bildiğim halde, içini görmek, hiç değilse camdan içeri bakabilmek için şiddetli bir istek duyuyorum. Sebep belki de istendiğinde sokaktan geçen birinin içeri bakabilecek olmasındandır, daha samimi ve yaşanan bir ev havası verdiği içindir diye düşünüyorum.

bond streetPiccadilly Caddesi üzerinde Bond Street ( Bond Caddesi ) i görünce, bu seferde o caddeye saparak, Piccadilly ve Oxford caddeleri arasında dikine uzanan, Londra’nın en ayrıcalıklı ve özel sokağına girmiş oluyoruz. Mimari açıdan bir özelliği olmayan bu cadde, şimdiye kadar hiçbir Avrupa şehrinde görmediğim kadar çok ve lüks mağazayı bünyesinde barındırıyor. Ağırlıklı olarak mücevher mağazaları olan caddede, Sotheby’s  başta olmak üzere saygın müzayede evleri de var.

Royal Arcade denilen kemerli kısa bir pasajın girişinde Charbonnel et Walker adlı çikolatacı ile karşılaşıyoruz. Burası, 1875’te kurulmuş, Kraliçe Elisabeth’inde bizzat çikolata aldığı çikolata evi. Çeşitli özel yapım çikolatalar zarif ve şık kutuları ile satışa sunuluyor. Girmemek ve charbonnet et walkeralmamak mümkün mü ? ( www.charbonel.co.uk )

Çocuklardan ziyade biz kendimize hakim olamıyoruz ve uzun tartışmalardan sonra, Portakal ve şampanyalı, deniz tuzlu karamelli( sea salt-evet tuzlu çikolata ) ve majesteleri kraliçenin de favorisi olan pembe şampanyalı çeşitlerden birer küçük kutu alıyoruz.

Bruton Caddesi‘nden girdiğimiz, Berkeley meydanı‘nın bulunduğu fazla elit bir bölge olduğu her halinden belli olan muhitte ise, bir müddet incelemesi için Bentley ve Rols Royce marka araba mağazalarını bularak, Çaka’nın gönlünü ediyoruz.

Bond Caddesi‘nin sonu Oxford Caddesi ile kesişiyor. Çok sık ismine rastladığımız fast-food zincirlerinden Garfunkel’s a zar zor yer bularak giriyoruz. Burger, tavuk, Meksika yemek çeşitleri v.s. olmak üzere geniş bir yelpazede fast-food seçenekleri gayet uygun bir fiyatla sunuyor. Üstelik beklemediğimiz oranda da lezzetli çıkıyor. Demek ki Londra’da yer bulmakta zorlanmak doğru bir gösterge.

london-zoo[1]Çocukların çok ısrar etmesi sonucu, London Zoo  ( hayvanat bahçesi ) gitmek üzere otobüse binerek Regent Park’ın kuzey köşesinde iniyoruz. Bu parkın kuzey kesimine yerleşmiş Londra Hayvanat Bahçesi çok büyük değil. Tam önünde herhangi bir durak yok ve en yakın olan otobüs durağı bizim indiğimiz yer ki yaklaşık 2 km. kadar yürümek gerekiyor.( www.zsl.org )

Hayvanat Bahçesi ayırt edici bir özelliğe sahip olmasa da genel olarak hayvanat bahçeleri her zaman çocukları da büyükleri de eğlendiren ve mutlu eden yerlerdir. Ancak havanın çok soğuk olması nedeni ile bir saatin sonunda gerçekten üşümeye başlayınca, önce sadece kapalı bölmelerdeki hayvanları ziyaret edelim diyoruz, çözüm olmayınca da çocukları gitmeye zorluyoruz ama son bir şuna bakayım diye diye bütün parkı tamamlıyoruz.

canal[1]Dönüş yolunda, belki daha kısa mesafede başkası vardır diye üzerinden geçtiğimiz Regent’s Canal ilgimizi çekiyor.1820 de tamamlanan bu kanal aslında, Birmingham’dan Londra doklarına doğrudan bağlanmak için açılmış. Romantik ve hoş seyirlikler sunan kanal, hafta sonları kurulan bit pazarı ile ünlü Camden Market’inde tam ortasından geçiyor.

Otobüs durağı bulma ve binme konusunda beceri göstermeyince, soğukta geçirdiğimiz zamanın üstüne daha fazla yürüyemeyeceğimize kanaat getirerek bir Black Cab’e binip Piccadilly Caddesi‘nde iniyoruz. Sabah otelden çıkmadan ısrarlı aratmamıza rağmen, Claridge’s Çay Salonunda yer ayırtamadığımız için, cadde üzerindeki herhangi bir çay evine the_tea_house[2]( tea house ) giderek, bu seferde İngiliz aristokrasisi değil, halkın gündelik olarak kullandığı usulde,  bir bardak çay ve vitrinden beğendiğimiz bir pasta sipariş ediyoruz.( klasik pastahane )

Çay ne kadar güzel olursa olsun hızla soğuduğu için, çayı fincana, hava ile teması mümkün mertebe azaltmak mantığı ile tek yudumluk olarak dolduruyorum ve bir müddet sonra yandakilerin bakmaya başladığını hissediyorum. Düzenli aralıklarla azıcık azıcık doldurup içmek, obsesif bir görüntü yaratmış olmalı, ne bilsinler tek takıntının sıcak içmeye çalışmak olduğunu.

tower hillSoğuk ve yağmur iyice bastırınca, dolaşabildiğimiz kadar Londra’nın hareketli caddelerinde dolaşıp, fazla dayanamadan otele dönüyoruz. Soğukta akşam çıkmayıp, otelin restoranında bir şeyler atıştırırız fikri ile rahat davranırken, oteldeki müşteri yoğunluğunun geceye yansıdığını ve sabahtan rezervasyon yapmadığımız için otelin restoranının da dolu olduğunu görüyoruz.

Mecburen bar taburelerine tüneyip sadece çocuklar için bir şeyler söylemek durumunda kalıyoruz. Nereli olduğumuzu soran sempatik garsonumuz, İstanbul’a iki gün için gittiğini ve çok çok beğendiğini anlatıyor. O bizi mutlu ediyor, bizde sizin ülkenizi ve Londra’yı beğendik diyerek onu mutlu ediyoruz….

tower-of-london-ingiltere-londra

 

londra-1-gun-londra-genel

londra-2-gun-west-end-marylebone

londra-3-gun-soho-covent-garden

londra-4-gun-tower-hill-high-tea

londra-5-gun-whitehall-leicester-square

 

londra-7-gun-greenwichbanksidesouthbank

 

IMG_1386

 

Paylaşın: