22 Haziran Cumartesi 2013
Sabah otelden ayrılarak havaalanına gitmek üzere, işi şansa bırakmamak adına resepsiyondan bir taksi çağırmasını rica ediyoruz, belki otel müşterilerine daha kibar davranırlar umudu ile.
Gelen taksici gerçekten de bizi John F.Kennedy havaalanına sorunsuz bir şekilde kibarca bırakıyor ve indirdikten sonrada yine kibarca bahşiş vermeyi unuttuğumuzu hatırlatıyor.
Gördüğümüz kadarı ile restoranlarda da farklı bir bahşiş uygulaması var. Siz ödemeyi yaptıktan sonra gelen slipin üstüne ayrıca istediğiniz rakamı oran olarak hesaplayıp bahşiş bedeli diye yazıyorsunuz ve restoran, kart bilgileriniz ile yazdığınız rakamı ilaveten bahşiş olarak tahsil ediyor. Yine kibar( ! ) bazı garsonlar en az ne oranda bahşiş bırakmanız gerektiği konusunda sizi uyarmayı unutmuyorlar.
Amerika’ya ilk kez gelmiş olduğumuz gibi Amerika iç hatlarında da ilk kez uçacağız. Delta Havayollarının New York-Orlando uçağında, global dünyada Türklerin büyük bir millet olduğuna dair teorim şaşmaz olarak gerçekleşiyor ve tam arkamıza bir Türk aile oturuyor, üstüne üstlük birde eşimle aynı iş camiasından tanıdık çıkıyorlar. Dünya büyük olabilir, Amerika’da kesinlikle büyük bir ülke ama işte bizde böyle büyük bir milletiz ve bir şekilde her yerdeyiz. Ya da, Türklerin elektronları genetik kodlama sonucu bir Murphy kuralına bağlı olmak üzere bir şekilde birbirlerini çekiyor.
Uçakta su ve kola dışında ikram olmaması Amerikalılar için bu ikisinin elzem olduğunu gösteriyor. Personel ise oldukça ileri yaşta hatta emeklilik boyutunu aşmış ve ölmeye yaklaşmış bir seviyede. Türkiye’de özel havayollarında bile bu yaşta kabin amiri bulunmazken Delta havayollarının tüm personeli bedensel deformasyon ve yaş özellikleri itibarı ile oldukça ileri düzeye gelmişler. Ya mezarda emeklilik dedikleri bu ya da geçinemedikleri için ilelebet çalışıyorlar.
Tüm içeceklere bardak kadar buz dolduran, dışarısı 40-50 derece olmadığı halde iç mekanları aşırı soğutan Amerikalılar tabi ki uçağı da dayanılmaz soğuk tutuyor. Adeta dondurucuda donmuş olarak yaşıyor gibiler. Battaniye almamıza rağmen soğuktan takırdayarak zor bela dışarıyı seyrediyoruz. Uçak, New York’tan Florida Orlando’ya, doğu kıyılarını izleyen bir hat boyunca uçuyor. Neredeyse ülkeyi kuzeyden güneye geçmiş oluyoruz. Doğu kıyıları okyanusun etkisi altında, ülke boyunca alabildiğine uzanan sahillere sahip. Çoğu kesimde, anakarayı denizden ayıran bir hat şeklinde, dalgaların oluşturduğu bir parça kara uzanıyor ve anakara ile bu oluşum arasında durgun bir lagün bulunuyor.
Uçtuğumuz 3,5 saat boyunca, kesintisiz yerleşim yerlerini görünce idrak ediyoruz ki Amerika fiziksel olarak büyük bir ülke. Aynı oranda nüfusta az değil ve bu nüfusa göre söz konusu olan tüketim, boyutunun vahşiliği ile Amerikalılara her şeye biz sahip olmalıyız hissi yada zorunluluğu veriyor olmalı.
Araba kiralama bankosunda bilenlerin mutlaka alın dedikleri GPS alma kavgası yaşayıp sonuçta başarılı olamıyoruz ve uzun vadede anlıyoruz ki telefon GPS leri de idare ediyor ve ona ödeyeceğiniz 100USD kadar bir internet kullanım ücreti de gelmiyor. Orlando İnternational Airport’tan otellerin bulunduğu bölgeye tek bir otoyol gidiyor ve fazla kaybolmadan kolayca I-Drive yoluna bağlanarak otelimiz Holiday İnn Resort Orlando-The Castle’a varıyoruz.
Florida Orlando
Orlando’nun yer aldığı Florida eyaleti Amerika’nın en güney ucu ve deniz, güneş, plajlar, eğlence parkları, golf sahaları ve ilgi çekici doğal hayatı ile aileler için mükemmel bir tatil yeri. Hem iklim hem de kültürel açıdan benzersiz bir eyalet olan Florida, ılıman Kuzey Amerika ile tropikal Latin Amerika ve Karayipler arasında bir köprü gibi adeta. Bu nedenle İngilizce konuşan kadar İspanyolca konuşanda çok.
Orlando ise Florida eyaletinde Orange County adı verilen bölgenin merkezi. Her yıl 34 milyondan fazla ziyaretçi çeken ailelere yönelik bir fantezi cenneti. Orlando şehir merkezine 80 km. uzaklıktaki Space kıyısı adı verilen Kennedy Uzay Merkezi haricinde, golf alanları ve eğlence parklarının büyük çoğunluğu şehir merkezinin güneyinde eski otoyol, I-Drive otoyolu boyunca ve yakın civarda konumlanmışlar.
Bölge, uçaktan inmeden önce çok net görüleceği üzere dümdüz uzanan bir yeşillik ve yer yer irili ufaklı göllerin sıralandığı sulak bir alan.
Artık daha ziyade bir şehir içi yol statüsüne dönüşmüş olan I-Drive ( İnternational Drive )yolu üzeri çeşitli kongre merkezleri, sayısız otel zinciri, moteller ve yeme içme imkanları ile dolu. I-Drive yolunun Orlando merkeze yakın kuzey Lake Buena Vista kesimleri daha pahalı, daha elit, güneydeki Kissimmee bölgesinin ise daha hesaplı bir kesime hitap ettiğini söylemeliyim.
Eski bir kale havasının en basit ve zavallıca verilmeye çalışıldığı çakma şato otelimize gelince resepsiyon görevlisi ilk kez başımıza gelen bir şey söyleyerek bizi zıplatıyor.
Rezervasyonumuzun iptal edilmiş olduğunu bunu bizim mi yaptığımızı soruyor ki böyle olsa neden elimde rezervasyon kağıdı ile otelin kapısına dayanayım. Bizden kaynaklanan bir durum olmadığını söylüyorum 3 kez aynı şeyi yineleyerek karşımızda kıvranan adama. Konu uzayınca artık sinirlenip ters ters söylenmeye başlayıp kesin bir dille rezervasyonu iptal etmediğimizi tekrarlayınca, rezervasyon yapmış olduğumuz odayı vermek zorunda kalıyor. Sonradan başkalarından duyuyoruz ki bazı resepsiyoncular civarda çok sayıda olan ve bölgenin genel turistik konaklama tarzını oluşturan apart villalardan anlaşmalı olduklarına sizi yönlendirmek için bu şekilde bir oyun oynuyorlarmış. Türk sinirliliğine sahip olmak işe yaramış oluyor böylece.
Aç olduğumuz ve adama sinirlendiğimiz için sinirden daha da acıkmış olduğumuz için odaya sahip olup, yerleştikten sonra fazla oyalanmadan ve mesafeler uzun olduğu için fazla dolanmadan hemen otelin karşısındaki Friendly’s adlı cafe-restorana giriyoruz. ( www.friendlys.com )Tüm Orlando’da dışarıdan görülen mekanlar, içeriye girince göründüğünden farklı çıkıyor. Yani dışarıdan vasat ve küçük görünen yerler, içeri girince çok büyük ve şık bir mekan olduğunu gösterebiliyor, adeta bir sihir gibi.
Sağlıklı olduğunu iddia ettikleri ( menüde öyle yazıyor ) sandviç, hamburger, snack tipi yiyeceklerin olduğu tipik bir Amerikan Kafesi burası ve asıl iddiaları da dondurma üzerine. Fast-food seven çocukların gözleri parlıyor, bize de bir nebze sağlık adına tavuklu ve nispeten hafif bir şeyler seçmek düşüyor.
Cam kenarındaki bir masaya oturmak istediğimizde garson kız, restoranın diğer ucundaki gösterdiğimiz masanın uzak olduğunu söyleyerek mevcut oturanların yanındaki boş bir masaya yerleştiriyor bizi. Kızın şişmanlığına bakıp biraz yürüsen senin için daha iyi olurdu demek geliyor içimizden.
Tabaklar oldukça büyük, hamburgerler devasa geliyor. Yiyemediğimiz kadarını sipariş etmemek gerek ama yarım porsiyonu anlatabilme olasılığı vermiyorum. Büyük gelen porsiyonların avantajlı yönü ise, bu sayede tek öğün yediğiniz için ekonomik olması.
Türkiye’de dayanılmaz tatlıları ve muazzam mutfakları ile ister istemez en şişman insanlar Gazianteplilerden çıkar genelde. Ama Amerikalılar, gereğinden büyük porsiyonlar, mısır slaşı ile yapılmış GDO’lu aşırı şekerli gıdalar ve hazmı tamamen durduran buz dolu içecekler ( yada içecekli buzlar )sonucunda bizim en şişman insanımızın bile ufak tefek kalacağı boyutlara ulaşmışlar. Hem de ne yemek için; hamburger, patates, kola, şeker.
Bu durumda Amerika’dan Copyright ( tercüme ) edilmiş diyetlere kanıp yapmak için harcadığım çabaları tam bir aptallık olarak görmeye başlıyorum. Bir millet göz göre adeta kasıtlı bir şekilde şişmanlatılarak beyinleri de buzdan donduruluyor sanki. Bu kadar kötü yiyeceği sürekli yemek için içtiğiniz buzlarla beyninizin donmuş olması gerekir.
Yemek nihayetinde çocukların illaki tutturduğu dondurmanın tipini seçiyoruz. Zaten şekerli bir gıda olan dondurmanın üstüne herhangi bir sos istemediğimi söylediğimde garson kız, istemiyor olmanın inanılmazlığı karşısında o kadar hayrete düşüyor ki onun şaşkınlığı karşısında ben paniğe kapılıyorum ve sevmediğim halde aklıma ilk gelen çilekli sosu istemek zorunda kalıyorum. Ben Türkleri tatlıya düşkün bir millet sanıyorken görüyorum ki Amerikalıların yememek gibi bir olasılığa dahi tahammülleri yok.
Yediğimiz yemeğin boyutundan sonra uzun uzun yürümek gerekiyorken mesafeler gerçekten uzun ve bölge de göz alabildiğine gidiyor gibi göründüğü için artık akşamüstünün geldiği bu günümüzü araba ile etrafı dolaşarak tanımaya ayırıyoruz.
Orlando’da iki büyük eğlence şirketi var. Bu gruplar haricinde de tekil eğlence parkları, su oyunları ve farklı temalı parklar bulunuyor. Bu iki büyük şirketten biri Disney, diğeri Universal Studios.
Yeni otoyol olan İnternational 4 ( I4 )ün batı tarafında Lake Buena Vista bölgesinde bulunan Disney World, adı üstünde kendi içinde bir dünya, bir ülke gibi yayılmış ve yapılanmış. Walt Disney World Resort içerisinde, 4 ayrı eğlence parkı ( Magic Kingdom, Epcot, Animal Kingdom ve Disney’s Hollywood Studios ) 2 su parkı ( water parks – Typhoon Lgoon ve Blizzard Beach ) , 4 küçük mini golf alnı, bir girmenin ücretsiz olduğu merkezi yeme-içme-alışveriş alanı Downtown Disney, 1 spor alanı Disney’s Wide World of Sports ve sayısız resort otel bulunuyor. Tüm bu parklara, ayrı ayrı, kapıdan bilet alınabildiği gibi bilet gişelerinde çok kuyruk olması riskine karşılık, internet sitesi üzerinden de alım yapılabiliyor. (https://disneyworld.disney.go.com/ ) Kısa süreli bir tatilde, tercih edeceğiniz parkı seçip sadece o park üzerine yoğunlaşmak daha doğru iken, uzun süreli bir tatil planlanıyorsa internetten toplu bilet almak daha avantajlı oluyor ve su parklarına da bedava giriş imkanı sunuyor.
Disney haricinde diğer büyük grup Universal Studios ise Orlando şehir merkezinin hemen yakınında İnternational 4 otoyolunun Florida Turnpike yolu ile kesiştiği bölgede yer alıyor. Universal Studios’da üç ayrı bölümü ve yakın mesafedeki bir su parkını bünyesinde bulunduruyor; Universal Studios Florida, ödüllü bir park olan Universal İslands of Adventure, gezinti yeme-içme-alışveriş alanı Universal City Walk ve su parkı Wet’n Wıld. ( www.universalorlando.com )Bu gruba da ayrı ayrı veya toplu bilet alabiliyorsunuz.
İki büyük grubun tema parkları haricinde, en beğenilen başka parklardan biri de Sea World Orlando. Hayvanlarında işin içine girdiği bu parkın su oyunları ve gösterileri oldukça beğeni
topluyor. Kissimmee bölgesinde ise, Bok Tower Gardens, Bush Gardens, Cypress Garden gibi muhteşem güzellikteki doğal alanlar yer alıyor. I-Drive üzerinde binasının çökmüş gibi durması ile mutlaka ilginizi çekecek olan Ripley’s Beleive İt Or Not müzesi, 1933 yılında ünlü karükatürist ve yayımcı Robert Ripley tarafından açılmış ve bugün dünyaya yayılan müzeler zincirinin ilk halkasıdır.Deprem simülasyonu ve lazer oyunları yapan Wonder Works ‘de ailelere yönelik bir merkezdir. Yine I-Drive üzerinde 1950’lerde açılmış timsah çiftliklerinden geriye kalan şov amaçlı mekan gezilerek avuç içi bebeklerden 4m.lik olanlara kadar timsahlar izlenebilir. Batıdaa Tampa bölgesine daha yakın konumlanmış olan bir Legoland parkı da bulunmaktadır.
Alternatiflerin çokluğu ancak bir ay kalsanız bölgedeki eğlencelerin hepsini gezebilirmişsiniz gibi çoğalıp gidiyor. Eğlenceden de sıkılınabileceği için, bizim gibi 5 gün kalmanın az olduğunu ama 10-15 günün bölgenin hakkını vermek açısından daha doğru bir tatil dilimi olduğunu söylemek gerekir ki genelde Amerikalı ailelerde böyle yaptıkları için apart vilları tercih ediyorlar ve tek gün gezmekten çok daha hesaplı olan 10-15 günlük park giriş biletleri alıyorlar.
Arabayı alarak I-Drive üzerinde turluyoruz. Hilton, Sheraton, Marriot ve Holiday İnn grupları bölgeyi parsellemiş görünüyor. Neredeyse 2-3 km. ara ile aynı gruba ait otel bulunuyor. Ağırlık dediğim gibi ‘’vacation village’’ tarzı süit daireler yada villalar tarzı konaklama üzerine.
I-Drive üzerinde ayrıca Amerikan filmlerinde sıkça görmüş olabileceğiniz klasik tarzda, her biri açıkta bir koridor üzerine açılan odaların olduğu 3-4 katlı bloklardan oluşan motellerde sıkça bulunuyor. Konaklama, eğlenme, atraksiyon, yeme-içme olanakları, herkese ve her keseye hitap edecek çeşitlilikte.
Mesafeler uzun ve yol çok olmasına karşı, belirgin bir kamusal toplu ulaşım sistemi göze çarpmıyor. I-Drive boyunca ara sıra rast geldiğimiz bir belediye otobüs sistemi var. Bazı büyük otellerinde büyük eğlence parklarına servis otobüsleri var. Bölgede daha ziyade araba kiralamak veya araba sahibi olmak zaruri bir seçenek gibi görünüyor.
Refüj ve bahçelerdeki bitkilerin çeşitliliği, özenli bir peyzajın eseri olduğunu belli ediyor. Ortam temiz ve bakımlı. Çimler, diri, uzun uzun, kaba ve sert ama yemyeşil ve düzenli kesilmiş. Sıklıkla küçük gölcüklere rastlanması bölgeyi en iyi tanıma yolunun helikopter olduğunu söylüyor.20 USD karşılığında sizi 15 dakika boyunca gezdiren helikopter turları da bu nedenle oldukça rağbet görüyor.
Heyecandan yerlerinde duramayan ve illaki kapısına kadar geldiklerine emin olmak isteyen çocukların ısrarı ile Magic Kingdom’ın kapısına kadar gidiyoruz ve dönerken yolu şaşırıp tesadüfi olarak Premıum Outlet denilen bir alışveriş merkezinin önüne çıkıyoruz.
Orlando bu kadar turisti cezbetmenin bir başka yolu olarak da alışveriş imkanlarını kullanıyor. I-Drive yolunun başında ve sonunda bulunan bu outlet’lerden başka, Mall at Millenia gibi başka büyük alışveriş kompleksleri de var.
Ne var ne yok diye girdiğimiz merkezde Adidas mağazasının ucuzluğunun cazibesine kendimizi kaptırıp Amerika’ya gelip Alman malı alma çılgınlığı ile biraz ayıp ederek geceyi noktalıyoruz.
Çok şükür ki dördüncü günde artık akşamüstü olur olmaz uykumuz gelmiyor ya da alışveriş yapmak gözümüzü açtı…
orlando-disney-eglence-parklari-icin-genel-tavsiyeler
orlando-universal-eglence-parklari-icin-genel-tavsiyeler
amerika-5-gun-orlando-disney-magic-kingdom
amerika-6-gun-orlando-animal-kingdom-typhoon-lagoon
amerika-7-gun-orlando-hollywood-studios-epcot-blizzard-beach
amerika-8-gun-orlando-universal-studios
amerika-9-gun-kenndy-space-center-miami
amerika-10-gun-miami-everglades-ocean-drive
amerika-11-gun-miami-key-largo-coral-gables