10 Nisan Pazar 2011
Sevimli otelimizde sevimli bir kahvaltı ile güne başlıyoruz. Dar alana her türlü standardı ve hizmeti sığdırmışlar. Tam bir baharı yaşayan çiçekleri, ağaçları ile bahçe çok cazip ama her ne kadar sokakta gördüğümüz Fransızların %80’i parmak arası terliğe geçmişlerse de bizim gibi sıcak ülke insanları için hava hala biraz serin.
Otel aslında çevre yolu kenarında olduğu için çevre yoluna çıkış ve Mont St.Michel istikametine sapış çok kolay oluyor. D175 yolunu kullanıyoruz. Yol bulma konusu sorunsuz halledilince bu sefer de benzin problemi çıkıyor karşımıza. Benzin almak tabiki bizim ülkemizde problem değil, ’’doldur’’ diyebilmek yeterli ama burada siz kendiniz doldurmak durumundasınız.
Yol üstünde, büyük marketi olan bir benzincide
duruyoruz. Benzin deposunu pompayı kullanmak sureti ile önce biraz heyecan yapıp ama neticede becererek dolduruyoruz. Kendi benzininizi kendiniz doldurduğunuz gibi, pompaya kredi kartı ile ödemeyi de yapabiliyorsunuz. ( güvene bakın )
Ya da markete gidip aldığınız benzin fiyatını söyleyip nakit olarak ödeyebiliyorsunuz. Pompalara bağlı bir otomasyon sistemi yok, yani arkası cama dönük olan kasiyerler, elektronik olarak pompaları izlemiyor ve hangi arabanın gelerek benzin doldurduğunu da
görmüyor, daha ziyade otobüslerle gelen turistlerin aldığı Bretanya kurabiyelerinin parasını ödeyip ödemedikleri ile alakalı gibiler.
İster istemez benzini ödemeden giden var mıdır diye düşünüyoruz ve bu şekilde düşünen Türklerden başka millet var mıdır diye ilave bir soru da ekliyoruz içimizden.
Benzini dolduran olmadığı için hali ile camları silen hiç olmayacağından o işi de zaten çok hevesli olan Çaka üstleniyor.
Mont St.Michel’e kolay ulaşılıyor. Cote d’Albatre sahillerinde bulunan Mont St.Michel, aslında Normandiya bölge sınırlarında ama Bretanya’da, Rennes’ den en kolay ulaşım sağlanıyor. Araç ile gelmek istemiyorsanız, tren ile Pontorson’a kadar gelip buradan otobüse binmek sureti ile de ulaşabiliyorsunuz ki mesafe oldukça yakın.
Denizin ortasında yer alan Mont St.Michel, sislerle örtülü ve göğe yükselen silueti ile Fransa’nın en çok ziyaret edilen en önemli turistik noktalarından biri. Yer aldığı bu sahillerin bir başka özelliği de denizdeki med-cezir ( gel-git ) olayının en yoğun görülebildiği yerlerden biri olması ki çocuklar bu konuda şaşkın ve büyülenmiş bir bekleyiş içindeler.
Burada yaşanan oldukça güçlü gelgitler doğal bir savunma görevi görüyor aynı zamanda. Sular ay takvimine göre yükselip çekiliyor ve baharda hızı 10 km.ye çıkabiliyor.
Anakaraya sudaki bir yürüyüş yolu ile bağlı olan Mont St.Michel, istihkamlı bir manastıra sahip ve bu manastır, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor. ( http://mont-saint-michel-monuments-nationaux.fr/en/)
Mont St.Michel, 8.yy.da küçük bir kilise iken, 12-13.yüzyıllarda çok etkili bir Benedictine manastırına ve gelen hacılar ile de ünlü bir eğitim merkezine dönüşmüş. Fransız devriminden
sonra ise hapishaneye çevrilmiş.
Tepeye gelmeden, ayrılmış geniş otoparklara arabayı bırakıyoruz. Otoparklar çok geniş, çünkü yılda 3 milyona yakın ziyaretçi geliyor. Tepeye ulaşmak için yürüdüğümüz koridor yolun her iki tarafı çayır etkisi verse de aslında çekilmiş olan denizin dibi.
Çevre istihkam duvarlarının içinden geçerek tepedeki manastırın eteklerinde yer alan küçük kasabanın ana caddesi Grand Rue’den yavaş yavaş evlere ve dükkanlara bakınarak tırmanışa başlıyoruz. Yol, dükkan teraslarından ve sur duvarlarının üstünden izlediğimiz, yükseldikçe etkileyiciliği artan alışık
olmadığımız bir manzara eşliğinde bizi manastırın girişine getiriyor. Pusların arasında sonsuz gibi görünen deniz dibi.
Yolda ( çok uzun değil ) mola amaçlı ‘’chouette’’ alıyoruz. Pudra şekerli sıcak hamurdan ibaret olan bu tatlımsı yerel lezzet daha önceki deneyimlerimizden sevdiğimiz bir tat.
Manastıra gelmeden bazı şövalyelerin evleri var ve gezilebiliyor. Ayrıca Ortaçağda hayat nasıldı tarzında mumyalarla biraz görselliğe yönelik küçük müzelerde düzenlenmiş enteresan görünen.
Manastırın girişine gelince, tepeye çıktım sansanızda aslında burası sadece giriş ve manastır üç katlı. Manastırın ( Abbaye ) girişine duvara monte edilmiş, ‘’acil kalp krizi müdahale paketi ‘’ biraz sinir bozucu görünüyor. Söylenen çocukları duymayıp manastır için bilet alıyoruz. Bu noktaya kadar mızmızlanarak çıkan çocuklardan daha rahat
çıkmış ve daha uslu durarak, daha akıllı görüntüsü veren çok sayıda köpek içeri alınmıyor ve sahipleri ile kibarca manzara seyrediyorlar.
Mont St.Michel Manastır Kilisesi, hem bir Benedictine manastırı, hemde 73 yıl boyunca politik bir hapishane. Manastırın üç katı manastırlık hiyerarşisini yansıtıyor. Keşişler üst kattaki kapalı bir dünyada yaşıyorlar ( manzara, ufuk, sonsuz bir görüşe sahip nasıl bir kapalılıksa). Başrahip soylu konukları orta katta ağırlıyor, asker ve hacılar ise en alt katta kabul ediliyor. Bugün hediyelik eşya dükkanı olan imarethane de burada.
Günümüzde hala küçük bir cemaat kilisede yaşıyor ve dolaştığımız süre boyunca sık sık çanlar çalıyor. Her çan çalışında Umberto Eco’nun aynı adlı romanından uyarlanmış ‘’Gülün Adı’’filmine ithafen ‘’keşiş atıyorlar ‘’ şeklinde yaptığımız şakayı Çağan
gerçek sanarak ciddiye alıyor. Şaka olduğunu söylesek de gözleri etrafta atılan varmı yokmu arayışına başlıyor. Tabi bulunduğumuz atmosferde çocuğun şüphelerini doğrular mahiyette olduğundan bizde bu fırsatı değerlendirip, anlamsız bilgisayar oyunlarında anlamsızca insan öldürülmesini hayatın doğalı gibi algılamasından korktuğumuz için, bilgi ve bilinç çağı gelmeden önce din korkusu ile insanların sürekli korkutularak hiç uğruna öldürüldüğünü ve cehaletin, her kötülüğün nedeni olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böylece üstüne bir de kafası karışmış olarak daha fazla korkmasını sağlamış oluyoruz.
Manastırın en üst kat terasından mesafeler göz alabildiğine gidiyor. Kilisenin içinden ziyade çekilmiş denizin atmosferi ürkütüyor insanı. Deniz ölmüş ve yok olmuş gibi, dünyanın sonunun habercisi gibi, dünya yok olacak, önce denizler kaybolacak der gibi…
Üst katın iç avlusunda zarif sütunlu revaklar küçük bir bahçeyi çevreliyor. Kilisede canlı bir törene tanık oluyoruz.
Manastırdan, dışına monte edilmiş bir merdivenle giriş katına iniliyor ki uçsuz bucaksız görünen bir manzarada, düşülmemesi gereken bir yükseklikte, portatif bir merdiven, ‘’şakamız gerçek mi olacak, keşiş değil biz mi düşeceğiz ‘’ stresi yaşatıyor. Nitekim bu noktadan ölüme atlayan bir mahkum olduğunu öğrenmek gerilimi arttırıyor.
Terkrar Grand Rue’den yavaş yavaş hediyelik eşya dükkanlarını inceleyerek iniyoruz. Saat ilerledikçe kalabalıklaşma arttığından ancak yer bulabildiğimiz girişteki küçük cafe’de birşeyler atıştırıyoruz. Önümüzden geçen kalabalık ağırlıklı olarak Fransızlardan oluşuyor. İspanyollarda dikkat
çekici çoklukta. Enteresan olanı hiç Türk’e rastlamamış olmamız.
Otoparka giderken, resim çekmek için tekrar geri dönüp baktığımızda çıkmış olduğumuz yüksekliğe inanamıyoruz. İlk gelindiğinde bir heyecan ile tepe noktaya kadar çıkılıyor ama dönerken nereye çıkmışım diye baktığınızda kalbiniz sıkışıyor. Yüksekliği giderken değil çıkıp indikten sonra dönüp baktığınızda anlıyorsunuz.
Geldiğimiz yoldan dönerken, gelmeden önce geçtiğimiz Pontorson kasabası, bahçeli kır evleri, tek yada iki katlı herbiri farklı biribirinden güzel taş evleri, envai çeşit çiçeklerle süslü bakımlı bahçeleri ile özellikle gezmek için zaman ayırmaya değecek nitelikte.
Çok yakın mesafedeki Pontorson’a göre daha kalifiye ama yine mütevazi Antrain kasabası ise, bakımlı bahçeli daha büyükçe Bretanya’ya özgü karakteristik evleri barındırıyor. Bu ülkede bahçesine
bakmayana cezamı var acaba diye düşünmeden edemiyoruz. Hiç mi bir yerde çöp, çer, çarık bulunmaz, hiç mi akmış, kokmuş, yanmış ev olmaz, her yer bakımlı, özenli ve düzenli.
Geldiğimiz D175 yolundan kısa bir mesafe saparak Fougeres kasabasına bir göz atalım istiyoruz. Bretanya ‘nın korunmuş pek çok ortaçağ kale ve kasabasından biri olan Fougeres, Nançon nehrine bakan bir tepede. Aşağıdaki vadide, 11-15.yy.dan kalma Chateau de Fougeres bulunuyor. Tepedeki yerleşimin adı ise ‘’Haute Ville ‘’.
Biz arabayı tepeye bırakıp Pazar olduğundan dolayı
sokaklarında kimsenin olmadığı ve istisnasız heryerin kapalı olduğu ana caddesinden yürüyerek tepenin merkez noktası olan 16.yy tarihli Eglise St.Leonard’a geliyoruz. Kilisenin bir özelliği olmasada arka bahçeleri ve aşağıdaki kale ile ortaçağdan kalma yerleşime tepeden bakan konumu hoşumuza gidiyor.
Fransızların mayolarla serilip güneşlendiği bahçeler arasından aşağı şehre inilebiliyor ancak tekrar çıkmak gerekliliği sadece yukardan manzarayı seyretmekle yetinmemize sebep oluyor.
Balzac’ın Les Chevans adlı romanının mekanı olarak kullandığı 13 kuleli ve 3m.den geniş duvarları olan kalenin etrafına araba ile göz atıyoruz. Ortaçağın karanlık ve kasvetli yüzü, kalenin ve evlerin duvarlarına yansımış gibi ortam ürpertici, ürkütücü ve kasvetli.
Rennes’e yaklaştığımızda bu sefer kaybolmamak için başka yoldan giriş yapsak da sonuç değişmiyor. Yine kayboluyoruz ama en azından Rennes Üniversitesi’nin bulunduğu Beaulieu
semtinin, Rennes’in en şık ve mutena semti olduğunu öğrenmiş oluyoruz böylece.
Bildiğimizden şaşmayalım diyerek Gare Centrale’e ( ana tren garı ) ulaşıp Place de le Liberte’nin altındaki aynı otoparka park ederek Parlemento Binası’nın bulunduğu Place de la Republique ‘e yürüyoruz. Ortalık ıssız denilecek kadar boş. Her yer ama her yer kapalı. ( http://wikitravel.org/en/Rennes )
Place de le Republique ve Parlamento Binası’nın önü ulaşım açısından bir merkez. Tüm otobüslerin burada durağı var ve metro hattıda buradan geçiyor. Rennes metrosu tek hat ancak tam otomatik yani şöfor yok.
Place Republique’de nihayet iki gündür aradığımız Quick’i buluyoruz. Fransa’nın yerel hamburgercisi beklediğimize göre biraz hayal kırıklığı yaşatıyor. Menüler, Mc Donalds’ın düzlüğüne göre
daha soslu, baharatlı, Fransız mutfağını yansıtır nitelikte. Hamburgerler daha komplike, peynirleri, sosları, ekmekleri daha çeşitli. İkiz ekmeğe yapılan hamburgerler spesialiteleri. Yinede 2 sene önce Paris’te aldığımız lezzeti alamıyoruz.
Bretanya deyince tabiki akla ilk gelen krep olmalı hamburger değil. Calvados denilen elma şaraplarından damıtılan brendisi ve deniz ürünleri, özellikle istridyeler de Bretanya ‘ya özgü lezzetlerden.
Rennes’in merkezi,Place de la Republique’den, Place
St.Anne’e kadar olan bölge aynı zamanda alışverişin kalbi. Tüm mağazalar ve hizmet burada.R ue Jean jaures’den Place St.Anne’e doğru ilerlerken, açık olduğuna hayret ettiğimiz, daha doğrusu paskalya nedeni ile açık olan bir çikolatacı ile karşılaşıyoruz.
Maison Larnicol, yerel bir zincir. ( www.larnicol.com ) İllaki giriyoruz.Tüm Bretanya’da bütün şekerci ve pastanelerde bulunan yörenin zelliklerinden macaron’ların tüm çeşitlerini içeren bir
paketini ( 24 çeşit )ve sadece Fransa’da rastladığım zeytin gibi görünen bademli çikolatalar ( olives amandes ) ile çocukların tercihi çikolatalardan alıyoruz.
Place St.Anne, tarihi Rennes’in merkezi. Kısmen bu meydanda ve meydana açılan sokaklarda tek tük ağaç işlemeli, yarı ahşap, Bretanya, Normandiya ve Alsaz ( Alsace – Starsbourg’da görmüştük )bölgelerine mahsus özel evlerden mevcut. Rennes, büyük şehir olduğu için fazla korunmamış ama bölgedeki diğer
yerleşimlerde – Fougeres, Dinard,Vitre – çok iyi korunmuş bu cepheleri yarı ahşap bezeli, karakteristik binalara bolca rastlamak mümkün. Ağaç kütükler cephede,
dik, yatay ya da verev, aralarındaki dolgu malzemesi ise yöreye göre kil, çamur yada karışımı. Bazıları eskilikten yamulmuş ama koruma kapsamında oldukları için ellenmiyor.
Kebapçılar ve kalitesiz görünen krepçilerin bulunduğu Place St.Anne’de hayret ederek ilk Türk’e rastlıyoruz. Fransa’da çalışıp Rennes’e gezmeye geldikleri anlaşılıyor konuşmalarından.
Place St.Anne’den Place St.Michel’e ilerleyince, ortalarda görünmeyen herkesin meğer Place St.Michel’de toplanmış olduğunu görüyoruz. Aslında hiçbir özelliği olmayan, meydan bile denemeyecek bu küçük alanda birkaç cafe ve bar açık alana yayılmış durumda ve herkes oturmuş bir şeyler içiyor.
Place St.Michel’e çıkan, Place des Lices ise bir cadde ve burası yerel pazarın kurulduğu bunun dışında da yine kısmen restoran ve barların olduğu bir alan. Yani Rennes’in eğlence ve gece hayatı bu bölge.
Rennes’de yaşayanların buluşma alanı olması dışında sevimli ve çekici bir tarafı olmayan Place St.Michel, hali ile bize pek bir şey ifade etmiyor. Sadece hemen yanında otopark olduğuna ve bulamamış olduğumuza hayıflanıyoruz.
Artık otel yolunu ezberlediğimiz için nihayet kaybolmadan otelimize dönüyoruz. Otelin hemen yanı büyük bir alışveriş kompleksi. Carrefour, casino gibi mağazalar ve eğlenme imkanları var. Ancak iki gündür tek açık olan mağaza, büyük bir bitki-peyzaj mağazası. Benzinci dahil kapalı ve insanlar arabalarını getirmiş kendileri yıkıyorlar.
Otelin havuz kenarı bahçesi o kadar dinlendirici ki 8.30-9.00 gibi kararan hava da avantaj oluyor ve çocuklar ping pong oynarken, bizde Calvados deneme fırsatını değerlendiriyoruz.
Calvados, Normandiya bölgesinde, meyva bahçelerinde yetiştirilen elmalardan yapılan şarabın distilasyonuyla üretiliyor. Elmalar, ilk önce presten geçirilerek, önce Fransızların ‘‘Cidre” dedikleri elma şarabı elde ediliyor. İmbikten geçirilen cidre, elma konyağı olan ‘calvados‘a dönüşüyor. Yıllanmışlarında pek olmasa da taze Calvadoslarda yoğun bir elma aroması hakim. Sert olduğu söylenemez çarpmıyor. Ama illaki alalım, içelim denebilecek bir özelliğini de göremiyoruz.
Yorucu bir tırmanış gününün ardından elma kokulu güzel bir bahçe keyfi ile günü sonlandırıyoruz…
kuzey-fransa-3-gun-st-malocancaledinan
kuzey-fransa-4-gun-vitrele-mansparis
kuzey-fransa-5-gun-pierrefondsle-bourget
kuzey-fransa-6-gun-parc-asterixst-michel
kuzey-fransa-7-gun-honfleurdeauvilleetretat
mont-st-michel-fransa-normandiya