20 Haziran Perşembe 2013
Ellis İsland, Wall Street, Pier 17, Fifth Avenue
Gecenin bir yarısı, Türkiye saati ile uyanmaya alışık olduğumuz saatte uyanarak- ki daha uyuyalı 4-5 saat kadar olmuş – tekrar uyuyabilmek için kendimizi zorluyoruz. Okula yetiştirmek için erken kalkma kaygısı anne babalara ait olduğundan çocuklar deliksiz uyumaya devam ediyorlar. Tam uyuyamamış olmanın sonucu az dinlenerek kalkıyoruz.
Kahvaltı uluslararası standartlara yönelik klasik bir Novotel kahvaltısı ve herkes kendine göre bir şeyler bulabiliyor. Üç sandalyenin olduğu yuvarlak masaya dört kişilik bir aile olarak oturmak isteyince garson, üç sandalyeye dört kişi nasıl oturur denklemini çözemiyor. Şaka mı yapıyor acaba diye yan masadan boş bir sandalyeyi almasını nafile bekledikten sonra günü kaçırmamak adına kendi işimizi kendimiz görerek sorunu çözüp, derin düşüncelere dalmış olan garsonu rahatlatıyoruz. Akşam rüyasına girmez inşallah, dört kişi üç sandalyeye nasıl oturur ?
Bugünkü plan New York’un ve Amerika Birleşik Devletleri’nin en önemli simgesi haline gelmiş Özgürlük Heykeli’ni ziyaret etmek. Manhattan limanının açıklarında yer alan Ellis Adası üzerinde bulunuyor bu dünyanın en ünlü sembol heykeli.
Ellis Adasına gitmek için Manhattan’ın en güney ucunda yer alan Battery Park’ın önündeki Ferry iskelesine gitmek gerekiyor. Buradan, özel turlar, – internetten bilet alınabiliyor – 1-2 saatlik Ellis Adası Özgürlük Heykeli ( Ellis İsland Statue of Liberty ) ve Göçmen Merkezi’nin bulunduğu ( İmmigration Museum) adayı da gezdiren tekne turları kalkıyor. Aynı tarzdaki turların batı yakasında 78-84 Pier ( rıhtım ) den kalkanları da var.
Times Square metro durağından R numaralı hatta biniyoruz. 1 USD’a metro kart alıp bineceğin zaman para yükleyebiliyorsun ve dört kişi içinde aynı kartı kullanılabiliyorsun. Günlük ve/veya haftalık metrokart seçenekleri de mevcut.
South Ferry and Whitehall durağında inince karşımıza bir iskele çıkıyor ve herkes oraya doğru gittiği için bizde ister istemez yönleniyoruz. Özgürlük heykelinin bakımda olduğu için kapalı olduğu ve adayı gezdiren turların yapılamadığı söyleniyor yani heykele çıkamıyorsunuz. Uzaktan görmek isteyenler, ücretsiz olduğu için Staten İsland feribotuna binerek denizden seyredebiliyorlar. Meraklıları için özel helikopter turları ve özel deniz taksiler var ayrıca.
Lower Manhattan denilen güney bölgesi, New York’un Financial District’i yani Wall Street’i de içine alan finans bölgesini oluşturuyor. Bu bölgedeki gökdelenler daha yeni dolayısıyla daha modern görünümlü ve yeni teknoloji ile cam giydirme cephe olarak tasarlandıklarından daha zarif, daha az kütlesel görünüyorlar. Feribot limandan uzaklaştıkça, bir arada olmalarının kütlesel bir görkem yarattığı bu gökdelenler, etkileyici bir perspektif yaratıyorlar.
Neredeyse Staten Adası ve Manhattan ‘ın tam ortası gibi bir noktada Ellis Adası bulunuyor ve Özgürlük Heykeli’de elinde meşalesi mavi-yeşil rengi ile tartışmasızca kendini belli ediyor.1886 yılında Fransız heykeltraş Bartholdi tarafından yapılarak, ABD’nin 100.kuruluş yıldönümü
onuruna dikilmiş olan heykelin iç iskeleti, Eiffel Kulesi’nin tasarımcısı Gustave Eiffel tarafından yapılmış. Sultan Abdülhamit döneminde Osmanlı için yapıldığı, parasızlıktan alınamadığı rivayetler arasında. 27m. yükseklikteki bir kaidenin üzerine yerleştirilen heykelin başındaki tacın yedi oku, yedi büyük denizi ve anakarayı temsil ediyor.
Normalde her şeyi büyük olan ve her zamanda bu iddiada olan Amerika için küçük sayılabilen bu heykel, yoksulluktan kaçarak, aylarca bir umut peşinde deniz yolundan gelen göçmenlerin ilk gördükleri yapı olduğundan, boyundan daha büyük bir anlam taşımaya başlamış ve zamanla tüm dünyada özgürlüğün sembolü haline gelmiş.
Hemen yanındaki küçük adada yer alan Tarihi Göçmen Merkezi ise, 1892-1954 yılları arasında, dini baskı, yoksulluk ve sosyal kargaşadan kaçan 12 milyonu aşkın insanın, Amerika’ya ilk ayak bastıklarında, tercümanlar eşliğinde tıbbi kontrolden geçip, yeni bir hayata kabul edilmeyi bekledikleri yer. 400 yıllık bir göç tarihi ve göçmenlere ait eşyalar, bilgiler, sergilenenler arasında yer alıyor.
Bizim bedava olduğu için Özgürlük Heykelini görebilmek üzere binmiş olduğumuz feribotun gittiği Staten Adası ise New York’un beş mahallesinden biri. Ulaşmak için New York limanını denizden boydan boya geçmek gerekiyor.
Neredeyse feribottakilerin tamamı gibi, feribot iskeleye yanaşır yanaşmaz yan iskeleden kalkmakta olanına geçerek aynı şekilde geri dönüyoruz. Battery Park’tan ucu buraya kadar uzanan Broadway Caddesini takip ederek kuzeye, Cunard Building ile başlayan Manhattan’ın finans merkezine doğru yürümeye başlıyoruz.
Wall Street
Wall Street Caddesine gelmeden New York borsasının simgesi olan ‘’boğa’’nın temsili bir heykeli kaldırımda gelen geçen turistlerin önemli bir fotoğraf çekme noktası olarak karşımıza çıkıyor.
Yine kendi küçük adı büyük olan ve caddenin fiziksel mahiyetinden ziyade adının özdeşleştiği para dünyası ile ilgili anlam ifade eden Wall Street caddesinde, aslında görülecek hiç birşey yokken burada yer alan New York Stock Exchange binasına ( Nw York Borsası ) turistlerin ilgisi fazla olduğu için polis tarafından kapıya yaklaştırmamak üzere bir koruma çemberi düzenlenmiş. Çocuklar neden ısrarla buraya bakmak istediğimizi anlamadıklarında, caddenin değil isminin simgelediği, dünya para piyasalarına yön veren finans dünyasının önemini genel olarak anlatmaya çalışıyoruz.
Batı yönündeki bir arka paralel caddeye Church Street’e geçerek, İkiz Kuleler’in yıkılmış olduğu boş alanı ve yerine, burada ölenlerin anısına yapılan yeni çalışmayı görmek istiyoruz. National 9/11 Memorial Anıtı yapılmış olan bölge, hemen yanında başka bir gökdelen inşaatı olduğu ve çok sayıda turist anıtı görmeye geldiği için oldukça karmaşık ve kalabalık.
National 9/11 Memorial Anıtı için hatırı sayılır bir bilet parası istedikleri zaman, açıkçası bu sıcakta ve kalabalıkta fazla Amerikanvari bir dram olarak gördüğümüz ve gerçekliğine hala pek de inanamadığımız meşum olayın yerine yapılan anıtı görmeyi reddediveriyoruz.
Caddenin karşısındaki parkta oturmak daha cazip geliyor çünkü açık havada parklardan başka oturma imkanı yok, bu yüzden park bulunca oturmak en mantıklısı. Bütün yeme-içme yerleri kapalı mekanlar. Bu yüzden sigara içmeyi yasaklamış olmalılar. Ya kat çıkıyorsun yada bodrum kata iniyorsun. İnsanı geren bu durum nedeni ile yer yer rastlanan irili ufaklı bütün yeşillikli alanlar hınca hınç dolu. Öyle ki iş muhitindeki Bryant Park’ta insan kafasından yeşil bile görünmüyor.
Bir anda acıyorum insanların bu haline, hapishaneye tıkılmışlar gibi hissediyorum, sanki öğle aralarında parka çıkmak görüş günü gibi, yada solmamaları için arada havalandırmaya çıkarılmışlar gibi.
Biz, hot dog ( sosisli sandviç ), meyve suyu, kahve v.s. alana kadar öğle tatili başlıyor ve civar işyerlerinde çalışan beyaz yakalılar ile gökdelen inşaatında çalışan baretli, fosforlu yelekli inşaat işçileri parkı dolduruyor. Çoğu, park kenarına seyyar olarak sıralanmış büfelerden – en kalabalığı dürüm yapan – sağlıksız ne varsa satın alırken, kimi de evden getirdiği beslenme paketini çıkarıp yiyor. Dünyanın en büyük ülkelerinden birinde, dünyanın en büyük şehirlerinden birinde, dünyanın en büyük şirketlerinden birinde
çalışan insanların bu hallerine acımamak elde değil. Çin’de 1 dolara köle gibi çalıştırılanlardan farkları ‘’köle gibi’’ sıfatının aleni telaffuz edilmemesi mi, yerini ‘’tercih’’ kelimesinin alması mı ?
Bütün ofisler, işyerleri, restoranlar, kafeler kapalı olunca, evlerin hiçbirinde ( yada çoğunda ) balkon olmayınca, açık havada oturma, yeşil görme zaruri bir ihtiyaç haline geliyor ve aman ne güzel yapmışlar dediğimiz Central Park’ın da aslında bir şehircilik harikası olmadığını, burada yaşayan insanların ruh sağlıklarını koruyarak ölmeden yaşamaya devam edebilmeleri için bir elzem olduğunu anlıyorsunuz. Kasvetli koyu renk taşlarla kaplı yapıların olduğu köhne sokaklar ve yüksek, topraktan uzak binalar, insanı düzensizliğe ve umutsuzluğa itiyor. Karanlığın ruhunuzda yaptığı baskı nedeni ile yeşil görerek insani özünüze dönmeyi gerekli bir ihtiyaç olarak hissediyorsunuz.
Parkta ve sokaklarda gözlemlediğimiz insanlarda dikkat çeken bir diğer önemli özellik ise aşırı kilolu oluşları. Sağlıklı yiyecek ürünü yiyende, satanda çok az. Anlamsızlık mertebesinde şekerli olan içecekleri 1 lt.lik bardaklarla içiyorlar, üstelikte hazmı durdurmak üzere, bardağın tamamına buz doldurmak usulü ile. İçtikleri 1lt. içeceğin kalorisini yakmak için bir hafta boyunca aralıksız koşmak gerekir.
Çok sıklıkla rastladığımız Alman Bretzel’ler de genel olarak hissedilen Avrupa esintisinin bir başka halkası ama ağırlık Fransız ve İtalyan ürünlerinde.
South Street Seaport
Yorulmayı göze alarak Broadway Caddesinden kuzeye doğru devam edip, South Street Seaport bölgesine ulaşmaya çalışıyoruz. Amaç kapısında daimi kuyrukların olduğu Grimaldi Pizza’yı bulmak. ( maalesef Brooklyn tarafındaymış )
Fulton Caddesinden, doğu kıyıları Pier 17’ye indiğimiz zaman şaşırarak, nihayet New York’ta bulunmaktan keyif alabileceğimiz bir bölge ile karşı karşıya geliyoruz. Burası, Brooklyn Köprüsü’nün Manhattan tarafındaki ayağının bulunduğu eski rıhtım alanı. Caddeleri yayalaştırıp, limandaki eski yapıları da küçük bir AVM ‘ye çevirmişler.
Bu bölgedeki yiyecek yerlerindeki ağırlık deniz ürünleri üzerine. İnsanlar güneşli
havadan istifade açıkta pişirilen ıstakozları ( lobster ) ya da yengeçleri ( crab )yan yana oturdukları sokak masalarında fast-food tarzı tüketiyorlar.
Yer bulamayınca, rıhtımdaki AVM’nin üst katında yer alan Food Court’u tercih ediyoruz. Fast food olarak aldığım deniz ürünleri tabağını özel bir lezzet olmasa da bolluğu, çeşidi ve kibrit çöpü şeklinde kızartılmış patatesleri ile beğeniyorum. Alışveriş merkezinin yemek katında herkese hitap edecek çeşitlilikte yemek alternatifi bulunuyor.
Eminiz ki gece ışıklandırıldığında çok daha güzel görünecek olan Brooklyn Köprüsü, gündüz gözü ile hiçbir estetiğe ve cazibeye sahip görünmüyor. Manhattan ile Brooklyn’i bağlamak için 1883’te
tamamlanan bu zevk fukarası köprü, dünyanın en büyük asma ve ilk çelik köprüsü olma ünvanını taşıyor ama sayısız film ile beynimize kazındığı için görselliğinden etkilenmeyi beklerken, köprünün köhneliği ve basit tasarımı karşısında ummadığınız yönde bir şok yaşıyorsunuz.
Buna karşılık, önümüzde akan Hudson Nehri gibi en kirlicesinden bile olsa su öğesi şehirlere kesinlikle farklı bir boyut katıyor. Limandan baktığınızda, rıhtıma demirlemiş eski tip yelkenli gemlerin semen direkleri ile yarışan devasa blokların tezatı hoş bir görsellik sunuyor.
Pier 17’dende gezinti tekneleri kalkıyor ve özellikle köpekbalığı suratı şeklinde boyanmış – Shark – bir tanesi çocukların bayağı ilgisini çekiyor ancak talep çokluğundan boş zamanını yakalayamıyoruz.
Limanın teraslarında oturup güneşlenerek, fonda karşı kıyıdaki Brooklyn manzarasında nehirden gelen geçen tekneleri seyretmek, Manhattan’da şimdiye kadar pek rastlayamadığımız bir keyif unsuru olarak görünüyor gözümüze.
Tekrar Broadway Caddesine geri dönüp metro ile Cenral Park’ın 5.Avenue köşesinde iniyoruz. Henüz sadece köşesini görmüş olduğumuz Cenrtral Park, sunni göletleri ve huzur veren doğal yapısı ile bir hayli çekici görünüyor. Parkı dolaştıran faytonlar caddeye sıra sıra dizilmiş olsalar da bugün için hedefimiz farklı.
Fifth Avenue
Karşı caddeye geçer geçmez önümüze çıkan F.A.O.Swarz özellikle gelmek istediğimiz mağaza. Burada yan yana yer alan birkaç mağazanın önü, açık havada oturabilecek gibi dizayn edildiği için mahşer yeri gibi adam kaynıyor, ne oluyor diye bakınırken F.A.O.Swarz’ı da görmüş oluyoruz.
Fifth Avenue ( 5.cadde ) New York’un en ünlü bulvarı ve dünyanın da en pahalı caddelerinden biri. 1800’lü yıllarda önemli ailelerin malikaneleri ile dolu iken, 1900’lerden sonra pahalı mağazaların yer aldığı bir alışveriş bölgesine dönüşmeye başlıyor. Bergdorf Goodman, Cartier, Tiffany’s, Saks gibi lüks mağazaları ilgilenenlere bırakıp biz, F.A.O.Swarz oyuncak mağazasına dalıyoruz.
Çok katlı bir kompleks burası ve bin bir çeşit oyun, oyuncak, şeker, giysi v.s. bulmak mümkün. Ama mağazanın asıl özelliği pelüş hayvanlar konusunda sonsuz seçenek sunması. Danimarka gezisinde iltica eden ( kaybettik yani ) oyuncak köpeğimiz ilk Dodi anısına – bitmedi bu anı – Çaka’ya bir oyuncak köpekte Amerika’dan alacağız. Her ülkeden hatıra bir tişört ile birlikte mutlaka bir oyuncak köpek alıyoruz ve adları ülkeyi çağrıştıracak bir Dodi oluyor. ( Dodici- oniki demek İtalya örn. )
Sadece Çaka değil biz bile çeşitler arasından seçmekte zorlanıyoruz ve sonunda Amerikalı Afro-Amerikan vatandaşları hatırlatması için siyah bir köpek alarak adını da en çok kullanılan Amerikan ismine ithafen ‘’ Johhny Dodi ‘’ koyuyoruz.
Klasik oyun ve oyuncakların haricinde, bilimsel merakı canlandırıcı, temalı oyunların ( uzay, böcekler, astroloji v.s. ) olması ve koleksiyon yapmaya yönelik objelerinde yer alması ( doğal taşlar örn. ) mağazayı benzersiz kılıyor.
5.caddeyi tanımak adına güneye Times Square’ye doğru ilerliyoruz. En yoğun mağazalaşma bu kesimde, Central Park ile Times Square arasında bulunuyor. Gucci, Armani gibi Avrupalı devlerin yanısıra Kelvin Kline, DKNY gibi Amerikalı büyüklerde yer alıyor caddede ve Abercrombies & Fitch’in kapısında da yine Avrupa’da da olduğu gibi yarı çıplak çok yakışıklı bir genç ve havalı seksi kızlar dolanıyor.
5.Cadde, Times Square bölgesindeki karmaşık kalabalıktan daha elit bir görünüm sunuyor, arabalar burada büyük, siyah,
devasa Amerikan arabalarına dönüşüyor ve sık sık da limuzin geçiyor. Ancak açıkçası, herhangi bir modern şehirdeki lüks alışveriş caddesinden farklı bir yapılanma ve demografik profil sergilenmiyor oluşu ile cadde bize çok fazla bir özellik arz etmiyor.
5.caddede ilerlerken karşımıza Trump Plaza çıkıyor. Adından mütevellit bir girip bakalım diyoruz çünkü bazı yapıların girişlerinde güzel pasajlar yada galeriler bulunabiliyor. Girişteki 3-5 dükkan kesmeyince bir iki kat daha çıkıyoruz. ‘’Public Area’’ yazan tabela ilgimizi çektiği için bina içinde halk için ayrılmış alan ne demekmiş bir görelim diye tabelayı takip ediyoruz ve karşımıza çıka çıka 3 m2 bir balkon çıkıyor. Sigara için buraya gelmiş olanlar neden güldüğümüzü anlayamıyorlar. Gelmişken ayıp olmasın diye şöyle bir aşağı-yukarı-etrafa bakınıp yazık bu New Yorkluların haline diyerek kamu alanı balkonu terk ediyoruz.
Dünyanın en büyük şirketinde çalışsanız, en havalı en trendy mekanlarda yemek yeseniz, en hip partilere katılsanız bile işte sonuçta birincil ihtiyacınız olan havayı soluyabilmek için bu 3 m2lik balkona doluşuyorsunuz. Batman, Spiderman, Superman gibi Amerikalı süper kahramanlar
boşuna damda çatıda dolaşmıyor demek ki, kötüleri yakalayabilmek için önce gereken soluyacağı bir nefes sonuçta…
Tam plazadan çıkmak üzere döner kapıdan geçerken, aksi yönden içeri girmeye çalışan yaşlıca bir kadın kapıyı öyle bir hızla ittiriyor ki resmen dışarı püskürüyoruz. Acelesi olduğu için mi yoksa sadece kabalıktan mı kadının böyle davrandığını anlamak için dönüp baktığımızda hiç oralı olmadan yoluna devam ettiğini görüyoruz. Bu ittirip hızlandırma konusu hayatın ritüeli mi olmuş nedir, tempoya uymayan varsa uydur ya da ittir yoldan gitsin.
Geldiğimizde artık yorulmuş olduğumuz Times Square’de biraz dinlenmek maksadı ile meydana bakan eski stil bir kafeye giriyoruz, Roxy. Çok kalın kenarlı kupa bardaklarda poşet çay ve New York stili ‘’cheese cake ‘’ ( peynirli kek )sipariş veriyoruz. Cheese cake’in tadı, Türkiye’de yapılanlar gibi olmasına rağmen New York stili olma özelliği boyutunda yatıyor. Sadece bir dilim, üçümüze de yetiyor. Tabii büyük olan aslında kekin sadece bir dilimi değil, pastanın kendisi de Türkiye’dekilerden hayli büyük yani küçük bir dilim de kesmiş olsalar bize yine büyük gelir.
Oldukça turistik bir bölge olduğu için Times Square’de dev boyutlarda bir M&M’s World ve Toy’s
R Us bulunuyor. Israr eden çocuklara haklarını kullandıklarını hatırlatarak sadece, rengarenk çılgınlık diyarından almadan çıkmanın mümkün olmadığı M&M’s World’e kısa bir ziyaret yapıyoruz.
Artık çocukların gönlünü fazlası ile yapmış olarak otele gidip biraz dinlendikten sonra önceden rezervasyon yapmış olduğum Mariot Marquis Otel’ın 48.katındaki The Wiew Restoran‘a gitmek için hazırlanıyoruz. Open Table denilen internet portalına üye olursanız istediğiniz pek çok restorana rezervasyon yapmak mümkün.
The View
Birkaç blok güneyde batı 42.caddede olan The View restoranın özelliği dönmesi, böylece, yemek yerken Manhattan’ın Midtown bölgesinin gökdelenlerini gece ışıklarının büyüsü altında izleme imkanı bulabiliyorsunuz. Sadece rezervasyonlu olanları üst kattaki dönen restorana alabiliyorlar, kapıdan gelenler ise alt kattaki bara geçebiliyor.( http://www.theviewnyc.com/ )
Menü adam başı 79 USD olarak fiks ve seçenekli. Her an uyumak üzere olan Çaka için menü almıyoruz.Ben ana yemek olarak somon, bizimkiler ise bir yurtdışı klasiği olarak tavuk seçiyorlar. Aslında New York’ta mutlaka bir ızgara et ( steak ) de denemek gerekiyor ama bu tür etlerin az pişme zorunluluğu biraz Türk damak yapısını zorlayıcı.
48.katta baş döndürmeyecek şekilde ağır biz ivme ile dönerek çevreyi izlemek kesinlikle ilgi çekici bir deneyim oluyor. Elbette menü pahalı ve yediklerimize değer mi ayrı bir konu ama burada amaç yemek yemekten ziyade manzarayı bizzat yaşamak, kaldı ki yemeklerde kötü ve lezzetsiz değiller.
Önümüzden geçen bir binanın bizim daha üstümüzdeki katlarından birinde yazan Yahoo yazısı hepimizin ilgisini çekiyor. Yazının bulunduğu kat ışıklı ve belli ki bir parti
veriliyor. Uzaktan da olsa New York’da kapalı kapıları ardında ve katların üzerinde bir yaşam olduğunu anlatıyor bu görüntü bize, sokaklarda aramak nafile dercesine.
Saat Türkiye saati ile gece yarısını geçmiş olduğundan ister istemez yemek esnasında uykumuz geliyor ve belli bir zaman sonra vücut kendi kendine uykuya mı geçiyor nedir hazım da tamamen duruyor ve yediklerinizle birlikte şişmiş bir vaziyette kalakalıyorsunuz. Şişmiş, yorulmuş ve uyumak üzere çıktığımızda Times Square’yi, pırıl pırıl bir aydınlıkla gündüz gibi buluyoruz. Neon ışıklı dev reklam panoları geceyi gündüz gibi aydınlatmış ve meydana gündüzden daha güzel, gündüzün toz ve pisliğini gözlerden saklayarak daha cazibeli bir ambiyans kazandırmış.
Ancak ayakta durmakta zorlandığımız, Çaka’da çoktan ayakta durduğu halde uyumaya başlamış olduğundan Times Square’nin ışıklarını New Yorklulara ve jetlag olmamış turistlere bırakıyoruz…
amerika-3-gun-upper-east-side-central-park
amerika-5-gun-orlando-disney-magic-kingdom
amerika-6-gun-orlando-animal-kingdom-typhoon-lagoon
amerika-7-gun-orlando-hollywood-studios-epcot-blizzard-beach
amerika-8-gun-orlando-universal-studios
amerika-9-gun-kenndy-space-center-miami
amerika-10-gun-miami-everglades-ocean-drive