9 Nisan Cumartesi 2011
Gezi programlarımızı çok önceden yaptığımız için ucuza mal ettiğimiz uçak bileti fiyatlarını, bu sefer Pegasus Havayolları’nı tercih ederek dahada ucuza neredeyse yarı fiyatına mal ediyoruz ve Pegasus Havayoları, şaşırtıcı bir şekilde tam vaktinde kalkarak uçağın fazlası ile dar oluşunu affettiriyor.
Erken kalktığımız için aslında çok uykusu olan Çaka, yaklaşık 3,5 saat süren uçak yolculuğu boyunca susmamacasına konuşarak benim gezi üzerine çalışmama müsaade etmiyor. Ona inat ben uyurken bile kendi kendine konuştuğunu duyuyorum. Ailesi ile birlikte seyahat etmekten duyduğu mutluluğu susmayarak ifade etmeye çalışıyor olmalı. Çünkü çocuklar artık küçük birer gezgin gibi, gezi planlarına müdahil olmaya başladılar.
Şükürler olsun ki 3,5 saatlik bir konuşma maratonunun ardından sonunda indiğimiz Paris’in Charles de Gaulle
Havaalanı, Paris’in güneyinde konumlanmış ve C formunda bir yapılanmaya sahip. Pegasus’un indiği körük ile araba kiralama firmalarının bulunduğu alan ise bu C harfinin farklı uçları.
Araba kiralama şirketlerini tek bir noktaya toplamışlar ve tabi ki uçaktan iner inmez sizi ellerinde isminiz yazan pankartlarla karşılayan görevliler filan yok.
Havaalanı içinde bir uçtan bir uca dolaşan bir shuttle otobüs mevcut. Biz diğer uca yürüme süresi olan 12 dak.nın belirtildiği yönlendirme tabelalarını izleyerek, yürümeyi tercih ediyoruz. Her firmanın yegane bir bankosunun
bulunduğu araç kiralama bölümüne ulaşınca, bankodaki tek görevli ve sırada bekleyenler bizi karşılıyor.
Yabancılar sabırlı insanlar. Türkiye’de kimse araba kiralamak için uçaktan inip 12 dk. bavullar ve çocuklarla yürüyüp, en az üç defa firmanın yerini bulmak için sorup, arayıp bulup, birde sırada ve ayakta başkalarının araba kiralamasını beklemez. Bu nedenle bizim gerginliğimizi tuhaf karşılıyorlar hali ile.
Araba kiralamanın rezervasyonunu gelmeden İstanbul’da hallettiğimiz için sadece sigorta ve ödeme konusu kalıyor ki korkudan mecburen sigorta isteyince ucuza diye kiraladığımız rakam ikiye katlanmış oluyor.
Çaka 7 yaşında olduğu için yükseltici koltuk almak durumunda kalıyoruz ve
ellerindeki tek koltuğun gelmesini bir 10 dakika bekledikten sonra koltuğu da yüklenip, arabamıza binebilmek için arabaların park etmiş olduğu yeri aramaya başlıyoruz. Türkiye’nin kalabalık nüfusunun gözünü seveyim, her işi yapan başka insan var ve yinede Fransa’dan daha ucuz.
Bir yarım saat da arabanın durduğu yeri bulma çabası ile geçtiği için erken kalkıp erken gelerek günden kazandığımız zamanlar heba oluyor.
Araç kiralama görevlisinin verdiği sadece Paris’e giriş yollarını ve Peripherique’ ( çevre yolu ) i detaylı gösteren basit krokinin yeterli olacağını sanmanın nasıl bir yanlış olduğunu, yaklaşık 100 km.lik bir hata ile anlayınca, ilk işimiz bir mola yerinden Fransa Karayolları haritası (Michelin ) almak oluyor.
Biz Paris’in içine girmeyip otobanlar arası geçiş yaparak direkt olarak Rennes istikametine gitmek niyetinde iken, elimizde büyük karayolları haritası olmaması, otobanları karıştırmamıza sebep oluyor. Çünkü otobanları seçerken
verilen istikamet o yolun sizi götürebileceği en son şehir ismi ile belirtiliyor. Hiçbir yerde Rennes yazmayınca yanlış yol seçivermişiz.
Yaklaşık 1 saatlik stres dolu bir bocalamadan ve 3 otoyol fazla yukarı çıktıktan sonra, Fransa’nın batısına giden ve bizi Bretanya’ ( Bretagne ,Brittany )nın başkenti Rennes şehrine götürecek olan A11-A81 yoluna erişebiliyoruz. Bu yol Rennes’e kadar düz bir istikamet olduğu için, kayıp bir 100 km. sonrasında nihayet biraz rahatlayarak yolun keyfini çıkarabiliyoruz.
Anlayana kadar biraz stres yapmış olsak da otobanlar aslında son derece üst kalite yollar. Her yerin, en ufak bir köyün dahi tabelası ve bir sapağı var. Geçilen bölge, şehir ismi, şehri tanıtan o şehrin özelliğini gösteren resimli bir tabela ( bir Şato, orman, göl, harabeler v.s. ) hangi yollara sapılacağı, nereye gidileceği çok sık aralıklarla tabelalanmış. Bilgilendirme ne demek anlıyorsunuz. Ve her şehrin ismini alan, ‘’air’’ (hava) adı altında bir dinlenme alanı mevcut. Bu alanlardan bazıları benzin istasyonu ve market de içeriyor ki gelmeden çok önce bilgilendirme tabelasında benzincinin markası ve bir sonrakinin kaç km.sonra olduğu da belirtiliyor.
Alışkanlıkla sol şeritte kaptırıp giderken bir zaman sonra yalnız olduğumuzu fark ediyoruz. Otoyolda genelde hız sınırına uyan Fransızlar, sol şeridi kullanmıyorlar. Herkes kibarca sağ yada orta şeritte gidiyor ve kimse bunu kasmıyor.
Sadece A sınıfı yollar paralı. Bu yolların da şehre yaklaşan belli bir mesafesi paralı değil. Yani para ödemeden şehirden çıkıp başka yollarla istediğiniz yere gidebilirsiniz. A tipinden başka D sınıfı yollar ve genelde otobanlar arası bağlantı yolları olan N tipi yollarda bulunuyor. Diğerleri tek şeritli köy yolları kategorisinde. Kendi kapılarını kendileri açıp kapatmak usulü ile bazı büyük çiftliklerin otobana direkt çıkışları var.
Örümcek ağı sistemi ile tüm ülkeyi kaplamışlar ve ülkenin her yerinde yol kailtesi ile standartını bozmamışlar. Hizmet götürmek denen şey bu olmalı.
Israrla uyumamaya ve tüm açlığına rağmen konuşmaya devam eden Çaka, her bir noktası ekili arazilere ve sarı sarı hardal tarlalarına fazla direnemiyor. İnce bir kilise çan kulesi ile kendini belli eden küçük köyler, kasabalar geçiyoruz. Yol boyu tarlalar ve haralar var. Yer gök sarı hardal çiçekleri ile kaplı. Fransız hardalı almadan dönmemek farz oluyor artık.
Bretanya, M.S.5-6.yüzyıllarda Cornwall ile Galler’den gelip gelenek, dil ve dinlerini Galyalılara empoze eden İrlandalı ve Cornwall’li göçmenlerce Breiz İzel ( Küçük Britanya )diye adlandırılmış. Şarlman’a, Vikinglere, Normanlara ve hatta 1532′ ye kadar Fransızlara bile direnmişler. Bügün Breton dili okullarda okutulmakta ve gelenekleri halen korunmakta.
Granit yamaçları, geniş körfezleri, derin haliçleri ile Bretanya sahil şeridi oldukça ilgi çekici. Sahillerin bazı kısımlarında Fransa’nın en yüksek seviyesi olan med-cezir uzunluğu 50 m.yi buluyor. Deniz seviyesindeki bu önemli değişiklik farklı deniz kabuklularının yaşamlarına ve değişik bir yaban hayatına sahne oluyor. Bretanya ‘daki bu gelgitlerin oluşturduğu muhteşem plajlar, iyi düzenlenmiş tatil beldeleri, balıkçı limanları ve sayısız istridye yatakları ile dolu.
A14 otobanı bitince çıkışta iyi bir ücret ödüyoruz. Gişelerin kredi kartlı olanıda var, nakit ödeme yapılanı da. Otomatik geçiş sistemi gibi bir sistem pek yaygın görünmüyor. Otoban sonrası devam eden D sınıfı yol da aynı kaliteye sahip ama ücretli değil.
Rastgele girdiğimiz Rennes’in şehir içinde kayboluyoruz. Karayolları haritası şehir içlerini göstermiyor ve ben elim bir hata ile Rennes haritasını unutmuş olduğumu farkediyorum.
Rennes, Bretanya bölgesinin başkenti olmasına rağmen sakin bir görüntü veriyor. Ana tren garının önünden geçiyoruz ve bir cumartesi gününde şehrin merkezi kabul edilebilecek bir
yerin ıssızlığı bizi şaşırtıyor. İnsanlar korkmuyor mu bu kadar az insanla yaşamaktan acaba ?
Rennes, bünyesinde büyük sanayi barındırmıyor, buna karşın iki adet üniversiteye sahip. Pek çok turistik noktaya da son derece yakın olmasına rağmen, dört yıldızlı otelden büyük oteli yok gibi.
Aslında çok kolay bir noktada olduğunu hatırladığım oteli yarım saat kadar dolanıp bulamayınca, yolda rastladığımız tek kişiye, yaşlı bir hanıma soruyoruz. Tüm belli yaştaki insanlar gibi araya kısa bir hayat hikayesi sokarak tarif ediyor. Laf uzadıkça, acıkmış ve yorulmuş Tekin’in söylenmeleri arasında kadıncağızın aslında mükemmel olan tarifinden anladığım kadarı ile biraz zorlanarak aslında aynen hatırladığım gibi çok kolay ve merkezi yerdeki otelimizi buluyoruz.
Novotel Rennes Alma, dört yıldızlı ama iki katlı, bahçe içerisinde, insana ilk gördüğü anda rahatlık hissi veren, eskinin motellerini andıran bir otel. Küçük ve dar alanda hizmette hiçbir eksik yok. Sadece Rennes haritası diye verdikleri oldukça kötü kroki zaten biraz karışık olan şehirde iyice kafamızı karıştırıyor o kadar.
Her zaman, geldiğimiz şehirde metroya binip direkt şehir merkezine kolayca ulaşmaya alışmış olan biz, bu sefer zorlanıyoruz. Arabayı, kaybolmayı ve geri dönememeyi göze alamayarak ilk bulduğumuz tren garı otoparkına bırakıp yürüyerek Quick arayalım diyoruz ama açlıktan, yorgunluktan ve krokinin kötülüğünden dolayı Qıick’i de bulamayınca, gardaki sinema konseptinin önündeki, yaygın bir yerel İtalyan restoranı zinciri olan, Del Arte ‘ye atıyoruz kendimizi.Pizza ve makarna hepimizi sakinleştirdiği gibi ağırlık da basıyor.
İnsanlar, saat 22.00 de bile sinemadan çıkıp gelerek, oturup tüm masalara bakan tek garsonu sakince
bekleyebiliyorlar. Bu nedenle biz, hem Çaka’yı uyumadan arabaya yetiştirebilmek, hemde sakin insanlar olmadığımız, sakinliğe de gecenin bir saatinde asla tahammülümüz olmadığı için, daha yemeklerimizi bitirmeden tatlı sipariş etmek isteyince, garson gözle görülür şekilde afallıyor.
Dönüş korktuğumuz gibi olmuyor ve nasılsa kaybolmadan ilahi
bir kudretle otel yolunu buluyoruz.
Çok şükür yataktayız…..
kuzey-fransa-2-gun-mont-st-michelfougeresrennes
kuzey-fransa-3-gun-st-malocancaledinan
kuzey-fransa-4-gun-vitrele-mansparis
kuzey-fransa-5-gun-pierrefondsle-bourget
kuzey-fransa-6-gun-parc-asterixst-michel
kuzey-fransa-7-gun-honfleurdeauvilleetretat